phpThumb_generated_thumbnail

Müzikli Aklın Defteri

Agos Kitap’ta yayınlandı, Mayıs 2009

Müzik üzerine düşünmek kuşkusuz Türkiye’de yeni bir çaba değil. Ancak müziği salt estetik boyutuyla ele alan ve onu toplumsal süreçlerden muaf tutan yaklaşım kadar, müziği toplumbilimsel bir olguya indirgeyen ve kendi iç dinamiklerini görmezden gelen bir bakış da çeşitli açılardan eksikli kalmaya mahkûm görünüyor. İlki daha çok müzik profesyonelleri, ikincisi ise toplumbilimciler tarafından benimsenen bu iki yaklaşıma direnmek, hem müziği teknik düzeyde anlayabilecek hem de ona toplumsal-tarihsel süreç içinde yüklenen anlamları görmeye vâkıf bir bakışı gerekli kılıyor.

Toplumbilimci Ali Ergur’un, müzik üzerine yazılarının bu ikiliği aşan bir alternatif sunduğunu söylemek mümkün. Ergur’la, müzik sosyolojisi üzerine yazılarını içeren ve geçtiğimiz günlerde Pan Yayıncılık tarafından yayımlanan kitabı Müzikli Aklın Defteri hakkında konuştuk.

Müzikli Aklın Defteri gibi, 2002 yılında yayımlanan Portedeki Hayalet kitabınız da müzik üzerine denemelerinizi içeriyordu. Bir toplumbilimci olarak müziğe ilginiz nasıl doğdu?

Müziğe ilgim her şeyden önce öznel, duygusal bir ilgidir. İlkokul yıllarında, konservatuvarda dört yıl keman, daha sonra beş yıl özel piyano ve üniversite yıllarında iki yıl armoni dersleri aldım. Bu arada lise ve üniversitede tiyatro yapmaya başladım; naçizane tiyatro müzikleri yazdım, çaldım, söyledim. Daha sonra sosyolojik düşünce içine girince, müzik yapmaktan, müzik üzerine düşünmeye doğru evrim geçirdim diyebilirim. Son kitabımda da belirttiğim gibi, benim müzikle aramdaki elbette bir gönül ilişkisidir ama müzik üzerine sosyolojik bir düşünmeyi başlattığım andan itibaren de bir kavramsal alana girmeye çalıştım. Denenmemiş, yapılmamış bir şeyi yapmaya çalıştım ki biraz tehlikeli ve zorlu bir yol olduğunu düşünüyorum. Bu da müziğin olgularının değil, dilinin sosyolojisini yapmak yani müziğin temel teknik araçlarının sosyolojik anlamları, açılımları üzerine düşünmektir. İşte 1990’ların sonundan beri bu yönde ürünler vermeye çalışıyorum. Çeşitli düzeyde denemeler, bilimsel makaleler yayınladım, iki kitap oldu bunlar.

Müzik, toplumbilimciye toplumsal süreçlerin okunması açısından nasıl bir olanak sağlıyor?

Hem genel olarak tüm dünya ülkelerinde geçerli olmak üzere, hem de Türkiye’nin modernleşme süreci bağlamında anlamlı. Her ikisinde de bence müzik kesintisiz bir hat sunuyor. Toplumsal değişme sürecini neredeyse birebir işaretlerle, birebir iz düşümleriyle müzik üzerinden okumak mümkün. Müzikteki teknik değişimler bana sorarsanız birebir sosyolojik dönüşümlerin göstergesidir. O yüzden de müzik üzerinden toplumsal yapıyı ve değişmeyi anlamak bana çok anlamlı geliyor. Kanımca, müziğin kesintisiz, birebir yansıtma özelliği var. Yani bir tarihsel hat devam edebiliyor müzikte. Türkiye’nin modernleşmesi meselesinde bunu birebir okuyabiliyoruz. O yüzden de ben tabii müzik analizi ama ondan öte bir sosyolojik analiz yapmak istiyorum.

Sizin çalışmalarınız bu alandaki diğer örneklerden ne açıdan ayrılıyor?

Benim müzik üzerine düşünme serüvenimin başlangıcında öznel, duygusal nedenler kadar bir küçük rahatsızlığım da vardı. Toplumbilimcilerin, müzik üzerine düşünürken, müziği analiz ederken en çok müziğin kendi dilini göz ardı ettiklerini gördüm. Müziğin ikincil, dışsal, çevresel elemanları üzerine, star üzerine, şarkı sözü üzerine çok yazıldı. Bunlar son derece iyi niyetli ve sosyolojik nitelikli çalışmalar ama aslında çok göz önünde olan bir şeyi atlamış oluyorlar, o da bizatihi müziğin dili. Çünkü müzik üzerine konuşurken elbette şarkı sözü, içinde bulunduğu toplumsal bağlam önemlidir ama bütün anlamları müziğin dili taşır. Ben müziğin tekniğine giren, sosyolojinin de sınırlarını zorlayan bu boyutu önemsiyorum. Aynı şekilde belki plastik sanatlar üzerine düşünüyor olsaydım o alanların da belli oranda teknik bilgisine sahip olmak gerektiğini düşünürdüm, aksi halde analiz yapmanın çok zor olduğunu düşünüyorum.

Müziğin toplumsal olanı yansıtmak kadar onu kurmak gibi bir işlevi de üstlendiğini vurguluyorsunuz. Bu bağlamda onu yalnızca iktidarın kendini gerçekleştirdiği bir araç olarak değil, aynı zamanda bir başkaldırı/meydan okuma olanağı olarak da değerlendirebilir miyiz?

Tabii kuşkusuz. Kuşkusuz müzik, kendi içinde üretildiği koşulların bir ürünü ve o koşullar içerisinde egemen olan iktidar yapılarını bize yansıtıyor. Ama insanın olduğu her yerde aynı zamanda dönüşüm, başkaldırı, direniş de vardır. Müzik yalnızca iktidarı ve iktidarın simgelerini yansıtmaz, aynı zamanda ona karşı duruşu da yansıtır. Biz de okumaya, çözümlemeye çalışırken yalnızca kaba hatları değil, onun kıvrımlarına sıkışmış, kendini her zaman kolaylıkla belli edememiş olan direniş odaklarını da açığa çıkartmalıyız diye düşünüyorum. Müziğin daima bir direnme boyutu, muhalefet boyutu var ve günümüzün etkileşimsel teknolojileriyle bu daha da hızla yayılıyor. Ama her iki boyutunu birden düşünmek, göz önüne almak zorundayız. Yani hem olanak, hem de bir denetim, kısıtlama alanı olarak düşünülebilir.

Günümüz tarih yazımında, yok sayılanı, görmezden gelineni görünür kılmak önemli bir çabaysa da müzik tarihi yazımı açısından bu yaklaşımı benimseyen çalışmalar son derece kısıtlı. Özellikle müzikte kadın imgesi üzerine yazılarınızın böyle bir niyet taşıdığını söyleyebilir miyiz?

Evet kesinlikle böyle bir niyeti var. Hayatın birçok alanı gibi müzik de müzikal ifade de, aslında bütün sanatsal yaratım da çok erkek alanlar. Sanatçı öznenin karşısında, arzu duyulan, hayran olunan, tasvir edilen bir kadın nesne var. Bu özne-nesne ilişkisinin tersine çevrilmesi, kadınların da kendi şarkılarını, kendi seslerini duyurabilmeleri gerekiyor. Bu sesi baskılanmış kadınların sesine sanırım bizim de bir parça tanıklık etmemiz, onu taşımamız gerekiyor. Ben elimden geldiği kadar kadın besteciler ve müzikteki baskılanmış kadınsı ifadeler üzerinde durmaya çalıştım ama sonuçta bu daha ziyade kadınların işi olmalı galiba. O yüzden belki de bir olanağı göstermek benim yaptığım.

Yirminci yüzyılın müzikal çeşitliliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yirminci yüzyıl bir üslup çeşitliliği sunuyor. Kuşkusuz, içinde geliştiği sanayi toplumunun özelliklerine, küresel akışkanlığa uygun bir çeşitlilik bu. Bunun birkaç açılımı var. Öncelikle bu bir demokratikleşme halini gösteriyor; bu çeşitliliğin mutlak anlamda demokratikleştirici güç olarak kutsanmasını doğru bulmuyorum ama böyle bir olanak taşıdığını düşünüyorum. Ayrıca müzik üzerine düşünenlere eş zamanlı bir analiz olanağı da veriyor. Farklı tür müziklerin aynı dünyada, aynı anda dinlendiğini, hatta aynı kişilerin farklı müzikleri aynı bağlamda dinleyebildiklerini görüyoruz. Bu çok çağımıza özgü bir durum. Geçmişte, aşağı yukarı bütün bir toplum dünyasını ele geçiren dönem üslupları vardı; sınıflara göre, toplumsal katmanlaşmayı ifade eden, ona birebir tekabül eden bir beğeniler matrisi vardı, artık bu matrisin, bu katmanlaşma mantığının bozulduğunu, dönüştüğünü görebiliyoruz. Dolayısıyla müzik üzerine düşünen bir insan da bu farklı müzik taleplerini, tüketimlerini, farklı müzik kodlamalarını bir anda, aynı bağlam içerisinde analiz edebilir. Müzik üzerine düşünmek belki bu yüzden çağımızda daha ilgi çekici. Müziğin kendini tek bir üslup olarak dayatmadığı, bir çoğul yapı olarak geldiğini düşünürsek dinleyici açısından da bir olanak. Dinleyiciler, bir üslubun izleyicileri olmaktan çok, farklı üslup ve biçimleri kendi öznelikleri bağlamında yeniden tanımlayabilen ve istedikleri gibi yeniden biçimleyebilen belli bir özelliğe sahipler. Tekrar altını çizeyim, bunu abartmamak, çok fazla kutsamamak gerekiyor ama böyle bir potansiyel olduğu bir gerçek.

Kitabınızda Türkiye’deki modernleşme sürecinin de müzikal bir okumasını yapıyorsunuz…

Ben o süreci yalnızca müzik üzerinden görmeye çalışmıyorum ama müzik çok önemli bir gösterge. Türkiye’deki modernleşmenin bütün süreçlerini müzik üzerinden neredeyse an be an izleyebiliyoruz. Ben on sekizinci yüzyıl başlarından itibaren Türkiye’de bir modernleşme süreci olduğunu düşünüyorum. On sekizinci yüzyıldan itibaren her ne kadar imparatorluk siyasi, askeri anlamda gerilemeye başlasa da aynı zamanda bir küresel hareketliliğe de dahil oluyor. Bunun getirdiği bir kentlileşme süreci, kentli bir kültürün oluşma süreci söz konusu. Bu sürecin içerisinde müdahale ve reform anları olduğu kadar, başlangıçta küçük mütereddit dalgalar halinde başlayıp, daha sonra, özellikle on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren çok net olarak bir modernleşme arzusuna, toplumsal bir talebe dönüşen bir toplumsal dalga da var. O yüzden ben modernleşme sürecinin bu ikisinin eklemlenmesi sorunu olduğunu düşünüyorum. Bütün bu süreç içinde Türkiye’de yaşadığımız sorunların temelinde bu değişikliklerin olması değil, toplumun farklı kesimlerinin farklı hızda değişmeleri, bu değişiklikler karşısında farklı tepkiler göstermeleri vardır, asıl sürtüşmenin nedeni budur. Ama çok makro planda ana manzaraya baktığımız zaman, aslında en muhafazakâr kesimlerin bile bir modernleşme süreci ve arzusu içerisinde olduklarını görebiliriz. Bunu örneğin bugün, tam da bugünlerin Türkiye’sinde yapısal değişikliklerde, oy tercihlerinde çok net bir şekilde görebiliyoruz.

Reklamlar