Geleneksel Dengbêj İcrasından Avangarda: Ruşen Alkar ile Kadın Dengbêjlerin Mirası Üzerine

10 Ağustos 2020’de 5Harfliler‘de yayınlandı.

Kürtçe müziğin güncel bir temsilcisi, icracı ve etnomüzikolog Ruşen Alkar’la, dengbêjlik geleneğini, kadın dengbêjleri ve bu geleneğin onun müziğindeki yerini konuştuk. Diyarbakır doğumlu olan Ruşen Alkar, İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Müzik Bilimleri alanında doktora çalışmasını yürüttü. Sebr (Sabır, 2015) ve Hêdi Hêdi (Yavaş Yavaş, 2019) albümleri Kalan Müzik tarafından yayınlandı. 2001 yılından bu yana müzik öğretmenliği yapıyor.

Öncelikle dengbêjî (dengbêjlik) kültürünü sorayım, dengbêj kimdir? Nasıl bir yeri var Kürt kültürü içinde? 

Tam çevirisi mümkün olmasa da deng ses, bêj ise söyleyiş demektir. “Sesi söylemek” anlamına gelir. Dengbêj Kürt tarihini masalsı ve mitolojik bir üslupla sonraki nesillere sözlü olarak aktaran kişidir. Pratiğin tarihini irdeleyen kaynaklara göre dengbêjler hayatlarını kazanmak için bu sanatı yaparlardı.

Soğuk geçen kış gecelerinde heyecanlı hikâyelerin betimlendiği bu ritüellerde dinleyici erkek ağırlıklı olurdu. Tabii dengbêjler de… Bazen birden fazla dengbêjbulunabilir bir divanda. Bu şekilde dengbêj atışması yapılabildiği gibi bir hikâyenin birkaç dengbêj arasında paylaşılarak icra edilmesi de söz konusu olabilir; ya da çırak konumunda olan genç dengbêj, ustasının iznini aldıktan sonra bu toplantılarda kendini ispatlayabilirdi.

Dengbêjler hayatlarını tamamen bu gelenekten kazanan profesyonel ya da yarı profesyonel müzisyenlerdir. Bugün de bu işlevsellik devam etmekte elbette ama zamana karşı direnerek ve kurumsal destek alarak. Her geçen gün yeni jenerasyonla teması biraz daha azalarak varlığını sürdürüyor diyebiliriz.

Aşağıdaki link gelmiş geçmiş en büyük dengbêjlerden biri olan Karapetê Xaço’nun hayatını anlatan bir belgesele ait. Bu videoda divanda kilam söylemek için destur isteyen genç dengbêji görebiliriz. Divan çadırında Kürt kültürü için çok değerli bir isim daha var. İki sene önce vefat eden, mey, zurna, kaval gibi nefesli sazların ustası Egîdê Cimo.

Dengbêjlik epeyce çalışılan bir konu. Konuyu hem tarihsel hem güncel boyutuyla ele alan çalışmalardan hangileri geliyor aklına, hangilerini önerebilirsin?

Ben dengbêjlik geleneği üzerine çalışmaya başladığımda ulaştığım ilk kaynak Mehmet Uzun’un Dengbêjlerim kitabı oldu. Abidin Parıltı, Salih Kevirbiri, Kendal Nezan, Mehmet Bayrak, Rohat Alakom, Zeynep Yaş, Besime Şen gibi onlarca araştırmacıya ulaştım. Kürtçe-Türkçe dillerinde olan, yerli- yabancı araştırmacılara ait, genel olarak Kürtçe müzik üzerine bir içeriğe sahip olsa da mutlaka dengbêjliğe değinen kaynaklardı bazıları. Bu pratik Kürt kültüründe ciddi bir ağırlığa sahip olduğu için müzikten bahsedildiğinde bu konuya değinmemek neredeyse imkânsızdır.

Geçmişten bugüne dengbêjin icra mekânları nasıl değişmiş? Bugün dengbêjlik hangi icra bağlamlarında devam ediyor? 

Günümüzde geçerli olmamakla birlikte dengbêjler gezgin ozanlardı. Özellikle kışın ağır köy işlerinin bitiminde dinlenmek için köyün önde gelen kişisinin evinde kilam(uzun, melodik hikâyeler) söyledikten sonra topluluğun bir aradalığını stran (canlı ve ritmik şarkı) formundaki şarkılarla pekiştirirlerdi. Stranlar genelde dîvan, civîn (toplanma) dediğimiz bu oturumların sonlarında ve hep beraber söylenirdi. Yazları yapılan çadır toplanmalarında da dengbêj pratiği olurdu. Geçinme kaynağı para olmak zorunda değildi. İcra için harcadığı zaman ve emeğin karşılığı bazen gıda, hayvan, himaye vs. de olabilmekteydi. Dengbêj bütün kışı köyün ekonomik olarak güçlü ailesinin evinde geçirerek de bir karşılık alabiliyordu örneğin.

Bugünse hayatlarını tamamen kazandıkları bir meslek olmasa da kurumlar bünyesinde festivallere katılan ya da düğünlere giderek bu pratikten kazanç sağlayan dengbêjler az da olsa mevcut. Kültür/anlam taşıyıcısı olma misyonu dışında, sosyalleşme ve popülerlik için de katılıyorlar bu etkinliklere ve cüzi de olsa bir maddi getirisi oluyor bu ilişkilenişin. Tabii sosyalleşme lüksü bakımından erkeler daha şanslı. Erkek dengbêjlerin neredeyse hepsi hayatları boyunca farklı mesleklerden para kazanmışlardır. Hayatını tamamen dengbêjlikle kazananlar oldu mu bilgim yok ama varsa bile üç-dört nesil öncesidir diyebiliriz. 1900’lerin başı ve öncesi gibi. Köy yaşantısına dair dinamiklerin, endüstriyel gelişmelere bağlı olarak değişme uğramadan önceki dönemi yani…

Günümüzde televizyon, sosyal medya, müzik piyasasında teknolojinin ağırlığı bu geleneği tercih edilen bir form olmaktan uzaklaştırdı. Zaten toplumsal yapıya dâhil birçok kalıp da bu tarihsel süreçte değişime uğradı. Yeni kuşak dengbêjler ise düğün ya da toplantıların ihtiyaçlarını daha iyi karşılayacak biçimde organize olmuş durumda. Örneğin repertuvarına normalde bir dengbêjin okumayacağı, Türkçe, arabesk, pop vs. şarkılar da koyabildiği gibi, içinde org, saksafon, bateri vs. olan bir orkestrayla da çalışabiliyor. Geleneksel dengbêjlerin büyük bir çoğunluğu mikrofona bile yabancıdır, müzik teknolojilerini yadırgar.

Aşağıdaki linkte tamamen farklı bir dengbêj performans ortamı görebiliriz. Genç dengbêj Vedat Akarsu Kurd Idol isimli ses yarışmasında, Kürt müziğinin önemli müzisyenlerinden oluşan bir jüri karşısında kabiliyetini sergiliyor.

Genel olarak erkeklere özgü bir meslek olduğundan ve özellikle tarihsel icra bağlamlarının erkeklere özel olduğundan söz ettin. Peki, kadınların yeri nedir bu gelenekte? 

Eskiden yapılan dengbêj divanlarına kadınların katılımı hoş karşılanmadığı için, bir kadın yetenek ve ilgi sahibiyse kilam öğrenmek için daha zorlu bir yoldan geçmek zorunda kalıyordu. Kadın dengbêjlerde aile içinde bir dengbêjin varlığına rastlamak erkeklere kıyasla daha mümkün. Yani bu pratiğin babadan/anneden kız çocuğuna geçmesi yaygınken, erkekler için usta-çırak ilişkisi daha sık görülen bir durum.

Tabii ki Kürt kadın dengbêjler bu tutkularını gerçekleştirmek için ciddi bedeller ödemişler. Ayşe Şan, Meryem Xan, Sûsika Simo, Gazin… Hangi kadın dengbêjin hayatına bakarsak bakalım bu kabiliyetinden ötürü yapılmış zorunlu tercihler vardır. Ya ailesi terk eder ya da kadın terki diyar etmek zorunda kalır. Günümüzde kurumlar bünyesinde şarkı söyleyen kadınlar, kendilerini toplumsal baskıdan nispeten kurtarıyorlar ama buna cesaret edemeyenler ya da bu kurumsal bağı tercih etmeyenler hala çoğunlukta.

Dengbêj Gazin iki sene önce vefat etti. Kendisi Van’daki kadın dengbêjlerin bir dernek çatısı altında bir araya gelmesi anlamında çok ciddi savaş vermiş, hayatını bu sanata adamış bir kadındır. Ergun Sibel Yücel ve Marlene Schafers kendisi hakkında bir kitap hazırlamakta bu aralar. Kitap Kürtçe ve Türkçe olacak ve süreç planlandığı gibi ilerlerse sonbaharda yayınlanacak.

Ortadoğu’dan müziğini bir biçimde bölge siyasetiyle ilişkilendiren kadın şarkıcıları anlattığım bir söyleşi serisi yapmıştım. O söyleşilerde, hangi Kürt kadın şarkıcı bu konuşmanın kapsamına dahil edilmeli diye sorduğumda, en çok Ayşe Şan yanıtını almıştım. Ayşe Şan’ın hayatını araştırdığımda, babasının dengbêj olduğunu, kendisinin de bu kültür içinde yetişip dengbêjlik yapmak istediğini ama bu sebeple ailesi tarafından dışlandığını öğrendim. Hem bir Kürt kadın olarak Kürtçe söylemenin hem de kendi kültüründeki erkek egemenliğe karşı şarkı söyleyebilmenin mücadelesini vermiş. Şan’ı bile çok az tanıyoruz. Ergun Sibel Yücel ve Marlene Schafers’inin Gazin hakkındaki çalışması çok önemli bu açıdan. Başka kadınlar biliniyor mu, önerebileceğin çalışmalar var mı?

Ayşe Şan için 2012 yılında çıkmak üzere olan bir sempozyum kitabı vardı ama nedense çıkmadı. Ya da ben ulaşamadım. Zeynep Yaş’ın Diyarbakır Belediyesi yayınları tarafından basılmış Şakarên Muzîka Kurdî 1-2 (Kürt Müziğinin Duayenleri) isimli kitabının ikinci cildinde Ayşe Şan’a dair detaylı bilgiler mevcuttur. Ayşe Şan özelinde, şu anda ulaşılabilir olmayan bir belge kitap ve 150 eserlik koleksiyon çalışması da var kendisinin. Bir de Kakşar Oremar’ın Lis yayınlarından çıkan Prensesa Bê Tac û Text (Taçsız ve Tahtsız Prenses) isimli Ayşe şan için yazılmış bir kitabı var.

Bunlar dışında, Tekin Çiftçi’nin Nûbihar’dan çıkan Kilam û Jin (Söz ve Kadın) kitabı Hurşit Baran Mendeş’in Meryem Xan’ın hayatı ve eserlerini anlattığı kitabı, Rohat Alakom’un Di Folklora Kurdî de Serdestiyeke Jinan (Kürt Folklorunda Kadınların Hâkimiyeti) isimli kitapları, özellikle kadınların Kürt folklorundaki ağırlığını anlamak için yardımcı olabilir.  Kaynaklar çoğunluk olarak Kürtçe fakat içeriklerin Türkçe çevirilerine ulaşmak mümkün.

Yücel ve Schafers’in çalışması Dengbêj Gazin’in mücadelesinin görünür kılınması bakımından çok değerli bir çalışma. Gazin Komeleya Dengbêjên Jin (Kadın Dengbêjler) derneğini 2010 yılında kurdu. Benim kendisini Van’da ziyaret edişim 2011 yılıydı. Hafızamda iz bırakmış önemli bir figürdür ve yaşam öyküsünün kalıcılaştırılması çok kıymetli bir adım olacaktır. Selda Öztürk’ün yüksek lisans tezi, Marlene Schafers’in doktora tezi de Gazin ve mücadelesini anlamamız açısından çok aydınlatıcı. Bu araştırmacılarla aynı zaman diliminde sahada bulunmuştuk.

Sen nerelerde çalıştın, kendi çalışmalarında ulaşabildin mi kadın dengbêjlere? 

Van’daki saha çalışması bu anlamda çok verimliydi. Gidişim festival dönemine denk geldiği için çevre köy ve illerden gelen birçok kadın dengbêj ile kayıt yapma, sohbet etme şansı buldum. Diyarbakır’da dengbêj Feleknas vardı sadece. Fakat farklı ilişkilenişlerle elbette başka kadın dengbêjlere ulaşılabilirdi. Ben alanda belediye referansı ile ilerlediğim ve kısıtlı bir zamana sahip olduğum için, kendini politik ve sosyal olarak namahreme açık ortamlardan koruyan kadın dengbêjlere ulaşamamış olabilirim. Varsa bile büyük ihtimal gizli saklı kendine ve yakınlarına söylüyorlardı şarkılarını.

Midyat’ta kadın olması bir yana alanda çok az dengbêje ulaşabildim. Kadın olarak bir beytbêj (beyit söyleyen) ile sohbetimiz oldu. Beytbêjler ölüsü olan ailelerin yaslarına gider, ağıt yakarlar. Görüşmemizde kamera vs. gibi hiçbir kayıt cihazı istemedi. Sorularımı da çok detaylı cevaplamadı ama evine aldı ve kendisi ile yarım saat sohbet etme şansım oldu. Benim için unutamayacağım deneyimlerden biridir. Birbirimizin yüreğini, acılarını görebildik o kısacık görüşmede. Aslında bu yolculuğa çıkmamdaki temel güdü de buydu. Kendi içimdeki kadınla karşılaşmaktı amacım ve bu yolda çok özel kadınlarla tanıştım. Onları tanıyarak kendime de biraz daha yaklaşmış oldum, müzisyen bir kadın olarak.

Van’a ve Dengbêj Gazin’e (Raziye Kızıl) dönecek olursak, kadın dengbêjleri Van’daki kadın dengbêj derneği Dengbêj Gazin aracılığıyla tanıdık biraz da. Gazin’ı yakın zamanda kaybettik, dernek devam ediyor mu çalışmaya, bilgin var mı?

Malum Van depremi de çok büyük darbe oldu. Ben alandan döndükten 4 ay sonra yaşandı deprem. Mekân hasar görmüştü hatırladığım kadarıyla ama bir süre daha devam etti beraberlikleri. Depremden sonra dernek nasıl bir sınav verdi pek bilgim olmadığı için bununla ilgili Ergun Sibel Yücel ile kısa bir sohbet yapma gereği duydum. Dernek resmi olarak Gazin’in ölümünden yaklaşık 3 sene önce kapanmış. Fakat yenilmez bir savaşçı olarak Gazin bir def grubu olan Dengê Meyman isimli topluluğun mekânında aktif olarak çalışmalarına devam etmiş, ta ki 2018 yılındaki vefatına kadar. Ailesi ve onu yakından tanıyanlar isminin unutulmaması için çaba sarf etmekteler. Bu çabanın bireysel boyutta kalmamasını umuyor ve diliyorum.

Midyat’ta, özellikle şehrin tarihi olmayan kısmında, mıtrıpların ve müzik ile uğraşanların toplumsal olarak küçümsendiğini, müzisyenliğin aşağı görülen bir uğraş olduğunu ve kısa zaman diliminde amacıma ulaşamayacağımı anlayınca Nusaybin’e geçtim. Orada bir def sanatçısına ulaştım, kayıt adım.  Onun dışında müzik ile hem enstrüman hem de vokal düzeyinde uğraşan çok fazla genç kadın müzisyen vardı elbette. Nusaybin’de müzisyenliğe dair bazı tabular Midyat’a göre çoktan yıkılmıştı. Ayrıca mıtrıpların aileleriyle yaşamak için seçtikleri ilçe de Nusaybin’di gözlemlediğim kadarıyla.

Bu derneğin Kürt coğrafyasındaki yankısı nasıl olmuştu peki? 

Kürt açılımının yaşandığı dönemde bölge yerel turizm açısından çok canlıydı. Hatta yurtdışından gelip bu konuya odaklanan akademisyenler de oldu. Dönemin pozitif siyasi ortamı ve dengbêj Gazin’ın çabaları sayesinde kadın denbêjlere yönelik güzel projeler ve konserler yapıldı. Gazin birçok araştırmacıya röportaj verdi, alanda kendilerine yardımcı oldu.

Bünyesinden ayrıldıkları kurum ile bir iletişimsizlikleri vardı ama Gazin bu sorunu çözmek için çaba sarf ediyordu gittiğim dönemde. Kendi söylemlerine göre kadınların oradan ayrılma sebepleri erkek dengbêjler tarafından baskılanmaları ve ortamın temizliğinden, mutfağından sorumlu kişilermiş gibi algılanmalarıydı. Ayrıca bahsettiğim Kadın Dengbêjler Derneği’ne erkek dengbêjlerin gelmesi istenmiyordu. Fakat bir araştırmacı (kamera, basın vs.) söz konusu olduğunda erkek dengbêjler davet edilmedikleri halde derneğe gelip programa dâhil olmaya çabalıyorlardı. Kadınlar, aleyhlerine bir durum oluşmasın diye gelen erkek dengbêjleri ağırlamak durumunda kalıyorlardı. Erkekler kadınların icrada yetersiz olduklarını ifade ediyor ve bunu hissettirmekten çekinmiyorlardı. Dengbêj Gazin için büyük sabır gerektiren bir savaştı sonuç olarak.

Bu kadar mücadelenin bir karşılığı var mutlaka. Günümüzde dengbêjliği profesyonel olarak icra eden kadın dengbêjlerle bir önceki nesil arasında önemli gördüğün bir fark var mı?

Modern Kürt müziği kulvarında kadın sanatçı çok fakat dengbêjlik geleneğindeki örnekler hala kıyaslanmayacak derece az. Dengbêj bir kadın olarak kendini toplumsal cinsiyet normlarından kurtarabilmiş olmak çok büyük bir ilerleme bana göre. Bu gelenek üstüne en çok titrenen, korunmasına en çok gayret gösterilen formlardan biri. Çünkü içinde Kürt dilinin zenginliğini, tarihini taşıyor. Dolayısıyla katı bir kadın-erkek zıtlığına sahip bir müzikal formu çağa uygun hale taşımak risk içeriyor. Mesela kadın dengbêj, ailede kendisi için önemli biri öldükten sonra kilamsöylemeyi bırakır. Bu geleneksel Kürt toplumu nezdinde bir kırmızıçizgi diyebiliriz. Eşini, babasını kardeşini kaybeden bir kadının şarkı söylemesi günah olarak kabul edilir kırsal hayat pratiğinde. Dolayısıyla müziği hayatını kazandığı bir meslek noktasına taşıyan kadın dengbêjler için katı ve aşılmaz olan sınırların esnemesi söz konusu. Kadın kendi acısını içine gömmek zorunda kalmadan, her duygusunu, her yaşta, her mekânda ifade edebilme hakkında sahip oluyor. Daha doğrusu bu uğurda savaş vermiş önceki kadın dengbêjlerin bayrağını devralarak biraz daha ileriye taşıyor.

Son olarak, senin müziğinde ya da söyleme stilinde dengbêjlik geleneğinin izleri var mı? Ya da sen bu gelenekle nasıl ilişkileniyorsun diye sorayım?

İki albümde de var tabii ki fakat kendi tarzıma göre. İlk albümde Ayşe Şan’a beslediğim saygı ve hayranlığı ifade edebilmek için Were Keçê Nav Zebeşan(Karpuzların Arasına Gel Kız) stranını yeniden aranje ettik örneğin. Esere Ayşe Şan versiyonundan çok farklı, soft jazz kıvamında bir yorum getirdik. Şarkıyı yeni müzikal araçlarla yeniden ifade ettik; kulağı Batı müziğine alışkın bir kesimle buluşturduk. İkinci albümde Şırnaklı iki dengbêj olan Kurdê ve Henîf’ten derlediğim lawik formundaki şarkısı Dêra Hînê’yi vokal armonizasyonu ve elektroniklerle birleştirerek avangard bir üsluba esnettik. Kendimi geleneğin aktarımı anlamında bir figür olarak düşünebiliyorum ama dönüştürerek yapıyorum bunu. Çünkü yapabildiğim şey dünyamın sınırlarını/sınırsızlıklarını da ifade ediyor. Geleneği bu şekilde üstüme giyiyorum.

Were Keçe’nin Ayşe Şan versiyonu ve Ruşen Alkar versiyonlarını dinleyerek bitirelim:

Were Keçê – Ayşe Şan versiyonu

Were Keçê – Ruşen Alkar versiyonu

“Suriye’de Kürtler ‘müzisyen’ olamaz”

hajj

Gazete Duvar‘da yayınlandı, 9 Ekim 2016.

http://www.gazeteduvar.com.tr/kultur-sanat/2016/10/09/suriyede-kurtler-muzisyen-olamaz/

Suriye’den Türkiye’ye gelen mülteci nüfusu sadece Araplardan oluşmuyor. Göç eden topluluklar Suriye’deki etnik haritaya paralel bir çeşitlilik gösterirken göç süreci her bir topluluk için farklı deneyimleniyor. Örneğin, akrabalık ilişkilerinin ve diğer sosyal ağların başından beri Suriyeli Kürtlerin Türkiye’de kalıcı olma ihtimallerini arttırdığı söylenebilir. Diğer yandan müzisyenler açısından bakıldığında, Arap müzisyenlerin daha fazla görünürlüğü olduğu aşikar. İstanbul’daki Suriyeli müzisyenlerle yürüttüğüm araştırmanın önemli sorularından biri de Arap ve Kürt müzisyenlerin göç deneyimi arasında nasıl bir fark bulunduğu sorusuydu.

Savaştan kısa zaman önce Kobani’den İstanbul’a gelen ve burada Suriyeli müzisyenler üzerine araştırmalar yürüten Hussain Hajj’la hem onun kendi göç deneyimi hem de Türkiye’deki Suriyeli Kürt müzisyenlerin durumunu konuştuk.

İstanbul’a nasıl geldiğinle başlayalım mı? Gelme kararını nasıl aldın?

Benim gelişim 17 Aralık 2010’daydı, aynı gün Tunus’ta Bouazizi kendini yaktı ve Arap Baharı denilen olaylar başladı. Tabii, herkes Suriye’de de bir şeyler olacağını düşünüyordu. Çünkü kimse halinden memnun değildi. Herkes rutin içinde yaşıyordu. Okulu bitirdikten sonra askere gitmen, ondan sonra evlenmen gerek, ondan sonra yaşlanıp ölümü beklersin. Yani hiçbir şey yaratamazsın, hiçbir hayalini gerçekleştiremezsin. Ben de o insanlardan biriydim. Bir şeyler yapmak istedim. Dünyaya gelmemin bir anlamı olması gerek. O yüzden Suriye’den kaçtım.

Yani savaş başlamadan önce de ülkede yaşamak zordu.

Tabii ki Suriyelilerin göçü savaştan dolayı gerçekleşti, ama ondan önce de herkes Suriye’den çıkmak istiyordu. Çünkü toplumsal, ekonomik ve kültürel durum iyi değildi. İnsanın kendini özgürce ifade etmesine imkan yoktu. Tabii ki siyaset de etkili, aynı parti 40-50 yıl Suriye’ye hükmederse, çoksesli bir ortam olmaz. O yüzden Suriye’den çıkmak herkesin hayaliydi. Bu savaş belki bazı insanların yurtdışındaki hayallerini gerçekleştirmelerine imkan sağladı. Ama daha fazlası için yıkım ve ölüm getirdi.

‘EN ÜST SEVİYE DÜĞÜNLER’

Suriye’de ne iş yapıyordun, müzisyenlik mi?

Şimdi, Suriye’de “müzisyen” kelimesi çok değerli bir kelime. Herkese müzisyen denmez. Araplar için bu söz geçerli, ama Kürtlere gelince, imkansız. Müzikle uğraşan bir Kürt resmi olarak kendini “müzisyen” olarak ifade etmiyor çünkü ne televizyonlarda çıkabilir ne de radyolarda. O yüzden, Kürtler için müzik daha çok amatörce bakılan bir iş. Müzisyenliği profesyonelce yapabilme fırsatı yok. Biz çocukluğumuzdan beri sadece televizyonlarda gördüğümüz kişilere müzisyen deriz. Devlet filan kişiyi müzisyen olarak sunarsa, ondan başka müzisyen yokmuş gibi geliyordu bize. Bir Kürt müzisyenin ulaşabileceği en üst seviye düğünlerde görünmesidir.

Sen de çalıyor muydun düğünlerde?

1999’dan beri bestecilik yapıyorum. Ud çalıyorum ama kendimi çok iyi bir udi saymıyorum; daha çok bir besteci ya da ezgiler yapan bir kişi olarak görüyorum. Memo Seyda adıyla, hem bizim bölgemizdeki Kürtlere hem de yurtdışında kalan Suriyeli Kürtlere beste yapıyordum. Tabii ki, yaptığım şarkılar Kürtçe. Başka bir dilde beste yapmadım, ne Arapça ne de başka bir dil. Hayallerim ve hislerim Kürtçeydi ben de onları anlatmaya çalışıyordum.

İstanbul’a gelince ne yaptın? Müzikle uğraşabileceğin bir ortam var mıydı?

Suriye’deyken Kobani’de, Kamışlı’da, Amude’de ve sonra yurtdışındaki Kürt şarkıcılara besteler yapıyordum. Aktif bir şekilde beste üretiyordum ve bendeki bestecilik çeşmesi durmadan akıyordu. Türkiye’ye geldikten sonra durdu hatta ilk dönemde müzikle ilişkim tamamen koptu. Ne elime enstrüman alıyordum ne de müzik dinleyebiliyordum. Suriye’nin durumunun da etkisi vardı. Bu durum beni maddi ihtiyaçları düşünmeye mecbur bıraktı. Siz de biliyorsunuz, İstanbul’da maddi ihtiyaçları karşılamak çok zor. 3-4 yıl başka işlere odaklandım ve müziği tamamen unuttum. Sonra İTÜ ve müzikoloji sayesinde müziğe ve besteciliğe döndüm. Enstrümanımı yeniden elime aldım. Gerçekleştirmesi ne kadar gecikse de insan hayallerinin peşini bırakmak istemez. Orta(k) Doğu projesi de o zaman başladı.

Orta(k) Doğu nasıl bir projeydi biraz bahseder misin?

Orta(k) Doğu’da amacımız da çok kültürlü bir müzik yapmaktı. Yunan, Amerikalı, Ermeni, Türk, Arap, Kürt, İranlı arkadaşlar vardı. Daha da çoğaltmak istiyorduk. O kültürlerin çeşitliliklerinden kaynaklanan bir şeyler yapmak istiyorduk. Çok dilli şarkılardan başka İki de beste yaptık ve birini kaydedip videosunu çektik. İkinciye çalışıyorduk ama dağıldık. Maalesef başaramadık.

Neden?

Birçok nedenden dolayı. En önemlisi maddi nedenler. Diğer nedenlerden biri de Suruç, Diyarbakır ve İstanbul’da gerçekleşen patlamalar. Ekonominin, turizmin ve müziğin durumu kötüleşti. Müzik piyasası güçsüzleşti.

 

Peki, müzikoloji eğitimine nasıl başladın?

Okuldan bir hoca da tanıyordum, Mehmet Bitmez. Beni müzikolojiye yönlendirdi. Master’a başvurdum ve kabul edildim.

Müzikolojik çalışma alanın nedir?

İlk olarak, bundan bir buçuk yıl önce, buradaki Suriyeli müzisyenleri araştırmaya başladım, Repertuvarları, durumları, psikolojileri, yaratıcılıkları ile ilgili sorular sordum. Ama sabit bir topluluk olmadıkları için sadece tespitler yapabildim. Yine de ilginç şeyler çıktı, örneğin, Fatih’te yapılan müzikle Kadıköy’deki ya da sokaktaki müzik repertuvarı arasında ciddi farklar var.

Kendin de araştırmanın konususun yani. Tezini bu konuda mı yazıyorsun?

Hayır, müzikolojide temel amacım kendi yaşadığım bölgenin müziğini, Suriye’deki Kürt müziğini araştırmak; özel olarak da Kobani’nin müziğini. Şimdi Kobani ile ilgili çalışmalara başladım, oralı şarkıcıları ve dengbejleri araştırıyorum. Hem de bir belgesel hazırlıyorum.

‘KÜRTLER ÇABUK ADAPTE OLUYORLAR’

Biliyorsun ben de İstanbul’daki Suriyeli müzisyenlerle görüşmeler yapıyorum ama gördüğüm kadarıyla piyasada yer bulabilenler -o da tabii çok dar bir piyasa- daha çok Suriyeli Araplar. Sanırım hem Arap ülkelerinden gelen turistler hem de Türkiyeli dinleyici Suriyelilerden Arapça bir repertuvar duymayı bekliyor. Oysa Suriye’den gelmiş çok sayıda Kürt müzisyen de var İstanbul’da. Onlar neredeler?

Demiştim ya, Suriyeli Kürt bir müzisyen kendini kolayca “müzisyen” olarak sunamaz. Eskiden müzisyenlik fırsatları daha çok yurtdışında olurdu. 40-50 yıl öncesinin müzisyenleri hariç, müzisyenlerin çoğu kendileri yurtdışında ispat ettiler ve imkanlar elde ettiler. Ciwan Haco, Xoşnav Têllo ve başka isimler ancak yurtdışında müzisyen kimliği alabildiler. Bu sıkıntıya da araştırmamın esnasında da rastladım. Ben de sordum, Suriyeli Kürt müzisyenler neredeler? Nasıllar, ne yapıyorlar? Kürtlerin farklı bir psikolojileri var, gittikleri yerlere, insanlara çabuk adapte olabiliyorlar. Kendilerini yabancı hissetmiyorlar. Tabii yurda özlem herkeste var ama kendilerini o kadar da yabancı hissetmiyorlar. Yurtsuz ve resmi kimliği olmayan bir insan olmanın hem avantajları hem de dezavantajları var. Yani, kendi kimliğini kolayca kaybedebilirsin ama aynı zamanda herkesle uyum sağlayabilir, müzik yapabilirsin. O yüzden Türkiye’deki Suriyeli Kürt müzisyenler, ne İstanbul’da ne diğer illerde fazla görünür değiller. Yani Suriye müziği yaptıkları söylenemez. Suriyeli bir Arap ya da başka bir etnik kökenden müzisyenin yaptığı müziği yapmıyorlar.

Sen İstanbul’daki Suriyeli müzisyenlerle araştırmana başladığın sırada yani bir buçuk yıl önce, Suriyeli mülteciler Türkiye’de geçici görünüyordu, şimdi durum biraz daha farklı. Müzisyenler açısından geçicilik-kalıcılık meselesini nasıl görüyorsun?

Suriyeli müzisyenlerle yaptığım görüşmeler esnasında sorulardan biri buydu; “Türkiye’de kalmak mı istiyorsun yoksa gidecek misin?” Birçoğu kalacaklarını söylediler ve Türkiye’deki müziği sevdiklerini dile getirdiler. Türkiye medyası kendi müziğini sergilemekte çok iyi. Savaştan önce, son dönemde Suriye ile Türkiye arasındaki ilişki de çok belirleyici. Türk dizileri ve müziği Suriye’ye gelmeye başlamıştı ve bu Suriyelileri Türkiye’de yaşamaya teşvik etti; özellikle müzisyenleri. O yüzden görüştüğüm birçok kişi Türkiye’de kalmak istediklerini söylediler. Ama maalesef gittiler, kalmadılar. Yani, “Suriyeliler Türkiye’de kalacak mı kalmayacak mı?” sorusunun cevabı gün be gün değişiyor. Özellikle son zamanlarda Türkiye’nin durumu da o kadar iç açıcı değil. Eğer 4-5 yıl önceki Türkiye olsaydı, belki giden müzisyenler de gitmezlerdi.

‘NEDEN BEN DE BİR BOTLA GİTMEDİM’

Peki, sen kalıcı mısın?

Türkiye’de kalmak için gelmiştim, Avrupa’ya ya da başka bir yere gitmek gibi bir hayalim yoktu. Ama maalesef bu son senelerde – tabii durum iyileşirse yine kalmak isterim- birçok şey burada kalmamın zor olduğunu hissettiriyor. Çevreme bakıyorum, Türkiyeli arkadaşlar bile Türkiye’den çıkmak istiyorlar. Bence artık ne siyasi, ne toplumsal ne de ekonomik durum iyi değil. Bunlar ister istemez müziği etkiliyor. Benim de sıkıntılarım var burada, örneğin birkaç gün önce bir araştırma yapmak için bir gezi yaptım. Uçakla gitmek isterdim, ama bir Suriyeli olarak havaalanında benden seyahat izni isteyeceklerdi. Bir Suriyelinin şehirlerarası seyahat edebilmesi için bu tür izne ihtiyacı var. Böyle bir durumda kendimi baskı altında hissediyorum. Hareketlerim kısıtlanmış gibi hissediyorum. Arada sırada pişmanlık duyuyorum, neden ben de diğer arkadaşlar gibi bir botla Ege’den ya da Akdeniz’den Avrupa’ya gitmedim diye. Şimdi o yollar da kapandı. Arada bu ruh haline giriyorum, eğer devam ederse gitme ihtimalim var. Bir fırsat bekliyorum.