Genç Seslerin Sesine Ses Katmalı

Andante‘de yayınlandı, Mart 2015.

Ocak ayında Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde sahnelenen La Boheme prodüksiyonu ve ardından yazılıp çizilenler, kişisel-kurumsal tartışmaları bir yana bırakırsak, Türkiye’deki çoksesli müzik üretiminin ahvaline ilişkin çok şey söylüyor.

Royal Opera House prodüksiyonu olarak sahnelenen La Boheme operasının koro partilerini söylemek üzere amatör bir koronun düşük bir ücret karşılığında kiralanmış olması tartışmanın can alıcı noktasını oluşturuyordu. Keza konuyu gündeme taşıyanlar da opera alanında zaten neredeyse görünmez olan emeklerini görünür kılmaya çalışan ve bu amaçla “Genç Sesler Platformu” imzasıyla bir bildiri yayınlayan genç şancılardı.

Bildiriyi okumamış olanların, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi ve Haliç Üniversitesi Opera Bölümleri öğrenci ve mezunlarının oluşturduğu platformun Facebook sayfasında ulaşılabilir olan metni okumalarını öneririm; çünkü bu metin, genç sanatçıların/müzik emekçilerinin özneliklerinin ilanı, mesleklerine ve geleceklerine sahip çıkmalarının resmidir.

Bu derginin sayfalarında da ayrıntılı bir biçimde tartışılan TÜSAK tasarısı gündeme gelmezden, bugün topyekûn sanat alanına yönelen saldırı henüz opera-bale alanına sirayet etmezden evvel, 2012 Mayıs’ında Bianet.org’a bir yazı yazmış, sandığımızın aksine sanat ve kültürün, hükümetin her alanda öngördüğü neoliberal dönüşümden azade olmadığını ifade etmiştim. Devlet Opera Balesi ile Devlet Senfonisi’nin giderek artan biçimde esnek ve güvencesiz emeğe yönelmesiyle o günlerde de nüvelerini görebildiğimiz bu dönüşüm, TÜSAK tasarısıyla kristalleşti: bundan böyle opera-bale giderek artan bir şekilde özel sektör elinde şekillenecek!

Bugün genç sanatçılar, mesleklerini devlet desteği ve güvencesi ile sürdürme olanağından mahrum durumdalar. Üstelik, halihazırda sözleşmeli ve yarı zamanlı olarak istihdam edildikleri kurumlarınki gibi, uluslararası düzeyde eğitim aldıkları konservatuvarların da geleceği de bir muamma. Son olarak, “Genç Sesler Platformu”nun metninde çok isabetli bir şekilde belirtildiği gibi, neoliberalizmin üretim maliyetini düşürmekte kullandığı en “verimli” araç olan taşeron çalışma da gündemimize girmiş oldu.

Elbette “Genç Sesler”in eleştirilerinin asıl muhatabı bugünkü kültür politikalarıdır, zira özel bir kurum kendi prodüksiyonunda maliyetleri düşük tutmak için elinden geleni yapacaktır. Ama işte tam da bu nedenle unutmamalıyız ki sanat eğitimi ve üretiminde niteliğin korunması için devletin desteği esastır. İşte bu nedenle devletin eğitim, sağlık, kültür ve sanat alanını özel sektöre devretmesine var gücümüzle karşı çıkmalıyız. Ve işte bu nedenle “Genç Sesler”in sesine ses katmak görevimizdir.

https://muziktekalmaz.files.wordpress.com/2015/03/andante-mart-20151.jpeg

Opera ve Bale de Tedirgin

Bianet.org‘da yayınlandı (12 Mayıs 2012)

http://www.bianet.org/biamag/biamag/138292-opera-ve-bale-de-tedirgin

Başbakanın Şehir ve Devlet Tiyatrolarına ilişkin özelleştirme tehdidini savurmasından kısa süre sonra tartışmalar opera-bale alanına da sıçradı. Muhafazakar medya, başbakanın tavrından cesaretle, menzili genişleterek, uzun zamandır gözüne kestirdiği opera ve baleye karşı saldırıya geçerken, nispeten ılımlı yorumcular, özelleştirme açıklamasını başbakanın fevri bir tepkisi olarak değerlendirdi.

Ancak ardı sıra gelen açıklamalar gösteriyor ki en azından Devlet Tiyatroları için hükümetin özelleştirme kararı kesin. Bülent Arınç’ın açıklamasına bakılacak olursa, en iyi ihtimalle, esnek, güvencesiz bir çalışma modelini ve piyasalaşmayı içeren “Türkiye’ye özgü bir model” uygulanacak.

Kendilerinin de söz konusu tehdidin muhatabı olup olmadıkları konusunda henüz net bir öngörü geliştiremeyen opera, bale ve senfonik müzik çevreleri ise malum basının başlatmış olduğu taarruza karşılık vermenin yakıcılığı ile konuyu gündemde tutup akıllara karpuz kabuğu düşürme endişesi arasında sıkışıp kalmış görünüyor.

Türkiye’de çoksesli müzik magazin yayıncılığının başlıca aktörü Andante dergisi de bu bağlamda, geçtiğimiz günlerde, “Özelleştirme sırası opera-bale ve senfoniye de mi geliyor?” başlıklı bir haberle, Akit gazetesi yazarı Furkan Altınok‘un Devlet Opera ve Balesini hedef gösteren -ve Habervaktim.org‘da yayınlanan- bir yazısına kendi internet sitesinde yer verdi.

Altınok’un, özetle “milletin parasıyla ideolojik takıntı ve özentiyle yapılan opera ve balenin de hantal ve kaynak yutucu yapısı”nı eleştirerek bu alanın da hızla özelleştirilmesini savunan yazısı, içerdiği maddi hatalar bir yana, yenilir yutulur türden değil.

Ancak yazının doğrudan muhatabı olan çoksesli müzik çevrelerinde yürüyen tartışmalara baktığımızda, henüz konuya ilişkin net bir tutum, tartışmayı yürütecek tutarlı bir zemin geliştirilememiş olduğunu görüyoruz. Bunun başlıca nedeni kuşkusuz, gerek karşılaşılan saldırının niteliği, gerekse kendi pozisyonlarına ilişkin derli toplu bir analizin yapılamamış olması.

Andante’nin, senfonik müzik çevrelerinin genel eğilimlerini yansıtan bir yayın organı olduğunu akılda tutarak, derginin haberi verme biçimini de bu kafa karışıklığına dair bir gösterge olarak okumak mümkün. Özelleştirme tehdidinin sadece tiyatro alanına yapıldığı “umulduğundan” olsa gerek, başbakanın üslubuna ilişkin bir eleştiri getirmekten imtina eden haber metninde, daha ziyade Akit gazetesi ile sembolleşen bir “gerici zihniyetin” ifşası söz konusu.

Böyle bakıldığında, bu zihniyetin iktidarla ilişkisi açık biçimde kurulmamakla birlikte, özelleştirmeyi de zaten bale ve operayı hazmedememiş muhafazakar bir iktidarın bu alanlara ket vurmak için ortaya attığı bir bahane olarak görmek mümkün.

Özelleştirme bahane mi?

Türkiye’de tiyatronun özelleştirilmesiyle kamuya anlamlı bir kaynağın sağlanmayacağı ve asıl olarak, zaten tiyatro gibi, devlet eliyle yürütüldüğü dönemde de kar amacı güdülmesi beklenmeyecek bir alandan söz ettiğimiz düşünüldüğüde, “özelleştirme” sözcüğünün bağlama yerleşmediği düşünülebilir.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) de daha düne kadar Devlet Tiyatroları’nda sahne, oyun ve seyirci sayısını arttırmış olmaktan duyduğu gururu internet sitesinden paylaşıyordu.

Ancak hükümetin devlet tiyatrolarını özelleştirmek konusundaki kararlılığını açıklamasına şaşırmamak gerek, zira neo-liberalizmin kurallarının işlediği her yerde olduğu gibi, Türkiye’de de sağlıktan eğitime, kar amacıyla işletilmesi abes olan pek çok alanda gün be gün aynı sürecin yaşandığına hepimiz tanığız.

AKP iktidarına başından beri sıklıkla yapılan eleştiri, doğrudan onun muhafazakar veçhesini hedef aldı ve AKP’nin aynı zamanda Türkiye’de neo-liberalizmin de başat temsilcisi olduğu gözardı edildi. Oysa bu iki kimlik hiçbir zaman birbirleriyle çelişen kimlikler değil. Neo-liberal düzen, piyasa ilişkilerinin yaygınlaşması önündeki bütün engelleri kaldırırken, milliyetçiliği, otoriterleşmeyi ve muhafazakarlığı da yardıma çağırır.

Bu bakımdan, ne bir taraftan dini eğitimin önünü açan 4+4+4’ün, aynı zamanda kapitalizmin ve Türkiye’nin büyüme hedeflerinin gerektirdiği ucuz ve ara iş gücünü en kısa dönemde yetiştirmeyi amaçladığını; ne de yine AKP’nin kadın politikalarının, hem bir üretim hem de tüketim birimi olarak neo-liberalizmin ihtiyaçları doğrultusunda aileyi güçlendirdiğini göz ardı etmemek gerekir.

AKP iktidarının diğer icraatları gibi, kültür politikaları da, neo-liberal ve muhafazakar söylemlerin nasıl ustalıkla birbiri içinde eritildiğini görmeden izah edilemez.

Öte yandan, tiyatro, opera ve bale alanında özelleştirmenin, AKP iktidarından önce de bir ihtimal olarak çekmecede tutulduğuna dair en açık gösterge, Kültür Bakanlığı’nın 1999’dan bu yana, bu alanlarda inceleme yapmak üzere yurt dışına gönderdiği “uzmanlara” hazırlattığı raporlardır.

İncelenmek üzere seçilen ülkelerin, tiyatro, opera ve balenin özel şirketler ve vakıflar tarafından yürütüldüğü Amerika Birleşik Devletlri (ABD) ve devletin sanat alanından giderek elini çektiği İngiltere olması tesadüf değil.

Yine raporların sonuç cümlelerinin, söz konusu alanları devletin değil, özel sektörün finanse ettiğini ve burada esnek, sözleşmeli çalışma modelinin uygulandığını tekrar etmesi de boşuna olmasa gerek.

İlgili alanları, doğrudan kârlılık ve piyasa ilişkileri ekseninde inceleyen, bu bağlamda Türkiye’nin özgül koşullarını görmezden gelerek, izleyici sayısı ve faaliyet geliri üzerinden sayısal karşılaştırmalara girişen, Kültür Bakanlığı’ndan ziyade, Ekonomi Bakanlığı’nca hazırlanmış olduğu izlenimi veren raporlardan birinin sonuç metni; “Amerika Birleşik Devletleri’nde mevcut 200’ün üzerindeki operanın işadamları tarafından kurulduğu ve zamanla şirketleştiği, kamuya ait opera bulunmadığı” tespitini yapıyor.

2009’da hazırlanan ve bu kez senfoni orkestralarını da kapsayan ayrıntılı rapor ise olsa olsa AKP tarafından da benimsenen özelleştirme ve güvencesizleştirme hedefinin menzilinin genişletilmiş olduğunun işareti:

“İngiltere’de kamu kuruluşu niteliğinde herhangi bir sanat kuruluşunun mevcut olmadığı, bununla birlikte; ülkemizdeki kamu sanat kurumlarında çalışan sanatçıların 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi kadro karşılığı sözleşmeli personel statüsünde çalıştırılmalarının, bu statünün sağladığı güvenceler nedeniyle icra ettikleri sanat dallarının gerektirdiği rekabet, dinamizm, yaratıcılık gibi özelliklerinin korunup geliştirilmesi için gerekli olan ortamı sağlayamadığı, ayrıca bale sanat dalında istihdam edilen sanatçıların […] bu sanat için gerekli olan özellikleri yitirmelerine rağmen emekli oluncaya kadar bulundukları kadroları işgal etmeleri nedeniyle kurumlarda gereksiz kadro şişkinliğinin yaşandığı, bu nedenle ükemizdeki sanatçı istihdam edilme şeklinin […] senfonik müzik, opera, bale ve tiyatro sanatının gerektirdiği rekabet, yaratıcı ve dinamizm ortamının sağlanması amacıyla, sanatçıların 657 sayılı Kanunun sağladığı güvencelerin dışında bir sözleşmeyle istihdam edilmesi, sanatsal yeterliliklerinin sınanması, yetersiz görülenlerin sözleşmelerinin feshedilmesi noktalarında idarenin elini rahatlatacak düzenlemelerin yapılmasının yerinde olacağı sonuç ve kanaatine varılmıştır.”

Raporların ortaya koyduğu tablo, bunca yıldır devlet kurumlarında sözleşmeli istihdam edilir ve sayıları yıldan yıla artarken, güvencesizliğe mahkum olmayı kendilerine konduramayan sanatçıların kadro beklentilerinin nafileliğini de gösteriyor.

Nasıl bir mücadele?

Bugün opera-bale ve senfonik müzik alanında olası tehditlere karşı cılız sesler yükseltenlerin yukarıdaki tabloyu doğru okuması çok önemli. Zira Şehir Tiyatroları’nda yönetmelik değişikliğinin gündeme geldiği sırada yükselen tepkinin dili de aynı zaafa işaret ediyordu:

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Sanatçıları Derneği, söz konusu gelişmeyi, kendi cümleleriyle “ülkemizin tüm kültür ve sanat ortamını muhafazakarlaştırma harekatı” olarak tanımlamış, eğer muhafaza edilecek bir değer varsa onun da “özgürlük” olduğunu dile getirmişti.

Bu son ifadenin barındırdığı çelişkiyi bir yana koyarsak, meseleyi sadece muhafazakarlaşma üzerinden okumanın, tiyatro sanatçılarını, bugüne kadar AKP’nin, otoriter ve neo-liberal tüm saldırılarına, doğanın tahribatından, güvencesizleştirmeye ve tutuklamalara uzanan geniş bir yelpazede sergilediği icraatlarına ses çıkartmaksızın, kendilerine ilişkin bir saldırı karşısında konservatif, statükocu bir pozisyona soktuğunu görmek gerekir.

Neyse ki, “her şerde bir hayır var” misali, başbakanın eli yükselterek özelleştirme tehditleri savurmasından sonra, 1 Mayıs’a katılan tiyatro çalışanlarının devasa korteji, “tiyatrocu da işçidir” dövizleri ile kendi sınıfsal pozisyonlarını geç de olsa doğru biçimde tanımladıklarına ilişkin umut verdi.

Son olarak, Türkiye’de tamamlanmakta olan “vesayet” değişiminde, tiyatro, opera-bale ve senfonik müziğin, Kemalist elitizmin en güçlü kaleleri ya da yeni vesayetin pek hazırlıklı olmadığı alanlar olarak sona kaldığını unutmamak gerek.

Bu noktada önemli soru, bu kalelerin, aktörlerden biri lehine, konservatif bir zihniyetle mi korunacağı, yoksa mücadelenin, gerçekten “özgür” bir sanatı mümkün kılacak tartışmaları yaparak, söz konusu kurumların “hantallaşmış yapısına” ilişkin eleştirilerdeki haklılık payını göz önüne alarak; daha da önemlisi, tehdidin politik içeriğini doğru analiz ederek ve doğru bir sınıfsal pozisyon doğrultusunda örgütlenerek, neoliberal-muhafazakar saldırının diğer mağdurlarıyla/hedefleriyle ittifaklar kurarak mı yapılacağı. Bizce cevap açık, aksi halde, bir gün hepimiz güvencesizleşeceğiz! Ve evet, “Sanatçılar bile“! (EHÖ/NV)

Sanat Kurumları Özelleştirilmiyor, Lağvediliyor

Bianet.org‘da yayınlandı (25 Mayıs 2013)

http://www.bianet.org/biamag/yasam/146895-sanat-kurumlari-ozellestirilmiyor-lagvediliyor

Yaklaşık bir yıl kadar önce, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Devlet Tiyatroları’nın özelleştirilmesine ilişkin görüşlerini zikretmesiyle başlayan süreç, tiyatro çevrelerinde küçük bir dalgalanmadan sonra, yerini sessizliğe bırakmıştı ki bu sessizlik, geçtiğimiz hafta Radikal gazetesinin, Başbakanlığın hazırlattığı yeni yasa taslağının basına sızdığı haberiyle delindi. Verilen ayrıntılara bakılacak olursa, taslak beklendiği gibi, Devlet Opera ve Balesi’ni de kapsıyor.

Taslak ortaya çıktı

Başbakan dediyse yapardı elbette, bu konuda iki ya da üç taslak çalışmasının yürütülmekte olduğu da kulaktan kulağa dolaşıyordu. Devlet orkestralarının kadro sınavı açmak istediklerinde, “devlet kurumlarında bundan böyle kadrolu sanatçı istihdam edilmeyecek” cevabı aldıkları da yine basına yansımıştı. Yani bekleniyordu ama doğrusu bu ya pek de kondurulamıyordu.

Radikal’in iki gün üst üste yayınladığı ve bazı detay farkları içeren haberlerine göre, hazırlanmakta olan taslaklardan biri, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü, Opera ve Bale Genel Müdürlüğü ve Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nce ortak hazırlatıldı veya hazırlatıyor ve bu taslağa göre, söz konusu kurumların kapatılması değil, sözleşmeli istihdama geçiş ve repertuvara müdahale edecek bir kurulun oluşturulması öngörülüyor.

Yine haberlerde ayrıntılarıyla yer verilen ikinci taslak ise Başbakanlık tarafından, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’ya hazırlatılıyor ve haberde verilen ayrıntılara bakılırsa, bu taslak, Devlet Tiyatroları ile Opera ve Balesi’ni, özelleştirmeyi filan değil, düpedüz lağvetmeyi öngörüyor. Bu ikinci taslağa göre, kurumlar kapatılacak, halihazırda kadrolu sanatçılar emekliliğe teşvik edilecek ya da Kültür Bakanlığı’na devredilecek. Devlet bundan böyle sanata proje bazında destek verecek ve bu projeleri de sanatçılar, teknik personel, sivil toplum kuruluşları temsilcisi ve bakanlık bürokratlarından oluşması öngörülen – elbette bunların kaç kişi ve kimler olduğu henüz bizim için belirsiz – bir kurul tarafından belirlenecek. Söz konusu destek ise proje maliyetinin yüzde 50’sini geçmeyecek.

AKP ne yapıyor?

Yaklaşık bir yıl kadar önce, Başbakanın Devlet Tiyatroları’nın özelleştirilmesine ilişkin görüşlerinin gündeme düşmesinin hemen ardından yine bianet’e bir yazı yazmış; AKP’nin Devlet Tiyatroları’na karşı tavrının salt bir ideolojik hesaplaşmayla değerlendirilemeyeceğine, en az bunun kadar güçlü bir neoliberal hamle olduğuna dikkat çekmeye çalışmıştım.

Yazı arşivde mevcut olduğundan aynı tartışmalara yeniden girmeksizin, burun buruna kaldığımız tehlikenin, hala klasik müzik e-mail gruplarında tartışıldığı üzere, “cumhuriyet değerlerinin” değil, doğrudan insanca yaşama, güvenceli çalışma ve güvenceli gelecek hakkımızın elimizden alınması bağlamında anlaşılması gerektiğinin altını çizmek gerek.

Zira bu saldırı devlet kurumlarında çalışan kadrolu personelin tümünü güvencesizleştirme projesinden ayrı değil, 657 sayılı kanun topyekûn değişiyor, değişecek.

Elbette AKP’nin opera ve baleye hamilik etmek istememesinin ideolojik ve/veya muhafazakar gerekçeleri var. Zaten belirli geleneksel alanlar dışında kalan sanat kurumlarını idare etme kapasitesinin kısıtlılığı da kendisi dahil herkesin malumudur. Ancak Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu muhafazakar dönüşümün başından beri açık biçimde neoliberalizmin ihtiyaçlarıyla uyum içinde gerçekleştiğini unutmamak gerek.

Söz konusu hamle, AKP açısından tüm bu gerekçeleri bir araya getirdiği için bugün gündemde.

Biz ne yapacağız?

Önümüzdeki günlerde yaşanacak bir mücadelenin öznesi olan sanatçı ve kurum çalışanlarının, hem neyle mücadele ettiklerini hem kendi sınıfsal pozisyonlarını doğru bir yerden analiz etmeleri çok önemli, zira böylesi bir mücadelenin örgütlenmeksizin ve diğer toplumsal muhalefet aktörleriyle ortaklaşmaksızın yürütülemeyeceği aşikar.

Belli ki yeni tasarı bugünün kadrolu sanatçılarını emeklilik teşvikleriyle avutacak, hatta taslak, geçinemeyen sanatçıya tam da AKP’nin “sosyal politika” anlayışına yakışır şekilde destek öngörülüyor. Oysa bizler sadece bugünün değil, sadaka yerine güvenceli çalışma koşullarımızın iyileştirilmesiyle kuracağımız bir geleceğin peşinde olmalıyız; ve işte o zaman aynı mücadeleyi sürdüren milyonlarca emekçiyle aynı saflardayız demektir.

Bugün eylem günüdür

Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’na (KESK) bağlı Kültür Sanat-Sen, basında çıkan haberlerin hemen ardından bir açıklama yayınladı ve tüm sanatçı ve sanatseverleri, bugün (25 Mayıs 2013) saat 13.00’te “halkın sanat kurumlarına” sahip çıkmak üzere Taksim Meydanı’na çağırdı.

Bu çağrı kıymetlidir, zira görünen o ki söz konusu kurumların tüm çalışanlarını, görev ve statü farkı gözetmeksizin örgütleme kapasitesi olan tek adres Kültür Sanat-Sen’dir.

Biz yine de özellikle opera ve balenin Türkiye’de ne kadar “halkın sanat kurumları” olabildikleri/olabilecekleri sorusunu sonraki günlerde tartışmak üzere aklımızın bir köşesine yazalım elbette; ama haydi, bugün eylem günüdür. (EHÖ/AS)

Güvencesizleştirmede Sıra Sanatçılara Geldi

e-skop‘ta yayınlandı (17 Haziran 2013)

Bir yıl kadar önce, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Devlet Tiyatroları’nın özelleştirilmesine ilişkin açıklamasıyla başlayan süreç, tiyatro çevrelerinde küçük bir dalgalanmadan sonra yerini sessizliğe bırakmıştı. Bu sessizlik, geçtiğimiz haftalarda Başbakanlığın hazırlattığı yeni yasa taslağının basına sızdığı haberiyle delindi. Verilen ayrıntılara bakılacak olursa, taslak beklendiği gibi, Devlet Opera ve Balesi’ni de kapsıyor.

Proje Yeni Değil

Elbette başbakanın açıklaması mesnetsiz değildi; aksine, diğerleri gibi, öncesi ve sonrasıyla adım adım örülmüş bir projenin fitiliydi ateşlenen. Zira Kültür Bakanlığı 1999’dan bu yana Amerika ve İngiltere gibi ülkelerin sanat kurumları hakkında raporlar hazırlatmaktaydı. Raporlar işe yaramış olmalı ki yeni yasayla uygulanması düşünülen model de “İngiltere modeli” denilen, Anglosakson modeli. Söz konusu raporlar üç aşağı beş yukarı, 2009 yılında hazırlatılan şu raporla aynı sonucu içeriyordu:

“İngiltere’de kamu kuruluşu niteliğinde herhangi bir sanat kuruluşunun mevcut olmadığı, bununla birlikte; ülkemizdeki kamu sanat kurumlarında çalışan sanatçıların 657 sayılı Devlet Memurları Kanununa tabi kadro karşılığı sözleşmeli personel statüsünde çalıştırılmalarının, bu statünün sağladığı güvenceler nedeniyle icra ettikleri sanat dallarının gerektirdiği rekabet, dinamizm, yaratıcılık gibi özelliklerinin korunup geliştirilmesi için gerekli olan ortamı sağlayamadığı, […] sanatçıların 657 sayılı Kanunun sağladığı güvencelerin dışında bir sözleşmeyle istihdam edilmesi, sanatsal yeterliliklerinin sınanması, yetersiz görülenlerin sözleşmelerinin feshedilmesi noktalarında idarenin elini rahatlatacak düzenlemelerin yapılmasının yerinde olacağı sonuç ve kanaatine varılmıştır.”

Taslak Neyi Öngörüyor?

Geçtiğimiz bir yıllık süreçte iki ya da üç taslak çalışmasının yürütülmekte olduğu kulaktan kulağa dolaşıyordu. Geçtiğimiz yıl kadro sınavı açmak isteyen devlet orkestralarının, “devlet kurumlarında bundan böyle kadrolu sanatçı istihdam edilmeyecek” cevabı aldıkları da basına yansımıştı. Yani bir dönüşüm bekleniyordu ama doğrusu bu ya, konunun muhataplarınca pek de kondurulamıyordu.

Radikal’in iki gün üst üste yayınladığı haberlere göre, taslaklardan biri, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü, Opera ve Bale Genel Müdürlüğü ve Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne hazırlatılıyor ve bu taslak, söz konusu kurumların kapatılması değil, 2009 tarihli raporun önerdiği gibi, sözleşmeli istihdama geçişi ve repertuvara müdahale edecek bir kurulun oluşturulmasını öngörüyor.

Yine haberlerde ayrıntılarıyla yer verilen ikinci taslak ise Başbakanlık tarafından, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’ya hazırlatılıyor ve haberde verilen ayrıntılara bakılırsa, bu taslak, Devlet Tiyatroları ile Devlet Opera ve Balesi’ni, özelleştirmeyi filan değil, düpedüz lağvetmeyi öngörüyor. Bu ikinci taslağa göre, kurumlar kapatılacak, halihazırda kadrolu sanatçılar emekliliğe teşvik edilecek ya da Kültür Bakanlığı’na devredilecek. Devlet bundan böyle sanata proje bazında destek verecek ve bu projeleri sanatçılar, teknik personel, STK temsilcisi ve bakanlık bürokratlarından oluşması öngörülen –elbette bunların kaç kişi ve kimler olduğu henüz bizim için belirsiz– bir kurul tarafından belirlenecek; söz konusu destek proje maliyetinin %50’sini geçmeyecek.

AKP Ne Yapıyor?

Sanat alanındaki tasfiyenin bunca gecikmesi şaşırtıcı değil. Zira Kemalist elitizmin en güçlü kaleleri olan tiyatro, opera-bale ve senfonik müzik, aynı zamanda AKP kadrolarının zayıf olduğu alanlar. Ancak AKP’nin Devlet Tiyatroları, Opera ve Balesi’ne karşı tavrı salt bir ideolojik hesaplaşmaya indirgenemez.

İktidara geldiği günden beri AKP iktidarına karşı en yaygın muhalefet, doğrudan onun muhafazakâr veçhesini hedef aldı ve AKP’nin aynı zamanda Türkiye’de neoliberalizmin başat temsilcisi olduğu göz ardı edildi. Oysa bu iki kimlik hiçbir zaman birbirleriyle çelişen kimlikler değil. Neoliberal düzen, piyasa ilişkilerinin yaygınlaşması önündeki bütün engelleri kaldırırken, milliyetçiliği, otoriterleşmeyi ve muhafazakârlığı da yardıma çağırır. Bu bakımdan, 4+4+4, nasıl hem dini eğitimin önünü açıp, aynı zamanda Tükiye’nin kapitalist büyüme hedeflerinin gerektirdiği ucuz ve ara iş gücünü kısa dönemde yetiştirmeyi amaçlıyorsa; AKP’nin muhafazakar kadın politikaları da, kadını aynı zamanda bir üretim ve tüketim birimi olarak neo-liberalizmin ihtiyaçlarını karşılamak üzere tasarlanan aileye hapsetmeye çalışıyor. AKP iktidarının diğer icraatları gibi, kültür politikaları da, neoliberal ve muhafazakâr söylemlerin nasıl ustalıkla birbiri içinde eritildiğini görmeden izah edilemez.

Bu bakımdan, karşımızdaki tehlikeyi, hâlâ klasik müzik mail gruplarında tartışıldığı üzere, “Cumhuriyet değerlerinin” değil, doğrudan doğruya, güvenceli çalışma ve güvenceli gelecek hakkımızın elimizden alınması bağlamında anlamak gerekir. Zira bu saldırı, eğitimden sağlığa her alanda öngörülen güvencesizleştirmenin, esnek çalışma ve performansa dayalı ücret sisteminin bir parçasıdır. Söz konusu kurumların yıllar içinde “hantallaşmış yapısı” iş güvencesinin ortadan kalkmasına gerekçe olamaz. Bu konuda getirilen eleştirilerin haklılık payını gözden kaçırmamakla birlikte, hükümetin çözüm üretmek yerine, sorunun varlığını kendi politikalarını meşrulaştırmak üzere kullanmakta olduğu açıktır.

Biz Ne Yapacağız?

Önümüzdeki günlerde verilecek bir mücadelenin öznesi olan sanatçı ve kurum çalışanlarının, yani tüm sanat emekçilerinin, hem karşılarındaki saldırının niteliğini hem de kendi sınıfsal pozisyonlarını doğru bir yerden analiz etmeleri çok önemli; zira böylesi bir mücadelenin örgütlenmeksizin ve diğer toplumsal muhalefet aktörleriyle ortaklaşmaksızın yürütülemeyeceği aşikâr.

Mücadelenin sınıf perspektifiyle yürütülmesi açısından, geçtiğimiz haftalarda, KESK’e bağlı Kültür Sanat-Sen’in çağrısıyla Taksim’de gerçekleştirilen eylem son derece kıymetliydi. Unutmamalı ki sendika söz konusu kurumların tüm çalışanlarını, görev ve statü farkı gözetmeksizin örgütleme kapasitesi olan tek adres. Umalım ki bu başlangıç sanatçılar için, kendileriyle aynı mücadeleyi veren milyonlarca emekçiyle biraraya gelmenin vesilesi olsun. Bakarsınız eylemde söylenen Onuncu Yıl Marşı da süreç içinde yerini işçi marşlarına bırakıverir.

http://www.e-skop.com/skopbulten/guvencesizlestirmede-sira-sanatcilara-geldi/1319