Zorlu’dan bir İptal Daha! ya da Akrebin Doğası

Andante‘de yayınlandı, Ağustos 2015.

Zorlu Performans Sanatları Merkezi, skandaldan skandala koşuyor! Cumhuriyet Gazetesi’nin 9 Temmuz tarihli haberine göre, Zorlu PSM, Çin Filarmoni Orkestrası’nın 16 Ağustos’ta vereceği konseri iptal etti. Kurum kendi sitesinde açıklama yapmadı, gerekçe göstermedi ancak kararın Çin’in Uygur Türklerine ilişkin politikalarıyla ilişkili olduğunu tahmin etmek zor değil. Zira, Tayland konsolosluğu baskını, Çin restoranları talanı ve en az iki “yanlış turist dövme” olayının da yaşandığı bir protesto(!) döneminden geçiyoruz -bu arada, darp edilen kişilerin Çinli değil Koreli oldukların öğrenilmesi üzerine, konunun basında ve sosyal medyada, sanki saldırıların tek yanlış tarafı yanlış hedef seçilmesiymiş gibi tartışılması olayların hiç de münferit olmadığını ürkütücü biçimde açığa çıkartıyor.

Zorlu’ya dönecek olursak, soruyu iki yerden soralım: Öncelikle, geçelim sanat merkezi olarak, söz konusu politikayla hiçbir ilişkisi olmayan bir sanat etkinliğini iptal ediyor olmayı, Çin Halk Cumhuriyeti’nin yürüttüğü bir politikaya itirazınızı, o ülkeyi temsil ettiği düşünülen bir sanatçı grubunun etkinliğini iptal ederek göstermenin, “Çin lokantaları Çin istihbaratına hizmet eder” gibi saçma bir gerekçeyle restoran basmaktan ya da sokakta Çinli turist tartaklamaktan kategorik olarak bir farkı var mı? Başka bir yerden soralım, buradan, Türkiye Cumhuriyeti dahil, sanatçılarını ağırladığınız diğer ülkelerin devlet politikalarıyla hiçbir sorununuz olmadığı sonucunu çıkartabilir miyiz?

Cem Erciyes, 10 Temmuz’da Radikal’e yazdığı yazıda, Zorlu PSM adına Murat Abbas’la yaptığı görüşmeyi aktarmış. Abbas, konserin karşılıklı güvenlik sebebiyle iptal edildiğini ifade ediyor. “Güvenlik” önemli! Ne zaman ki millet olarak hassasiyetlerimiz “gıdıklanıyor”, işte o zaman büyük güvenlik sorunumuz peyda oluyor. İstanbul Valiliği de bu yılki Onur Yürüyüşünü bu yüzden iptal etmedi mi? Geçtiğimiz günlerde anmasını gerçekleştirdiğimiz Sivas katliamı da dönemin siyasetçilerince “milli hassasiyetlerimize” dokunulmasıyla ortaya çıkan bir “güvenlik sorunu” olarak tanımlanmamış mıydı? Bu gibi durumlarda, asıl güvenlik ihlalinin kim için, hangi aşamada ortaya çıktığı ve kimler tarafından desteklendiği ise hepimizin malumu.

Zorlu’dan benzer bir güvenlik iptali de Haziran ayında gerçekleşecek olan Boston Gay Men’s Chorus’un (Boston Eşcinsel Erkek Korosu) konserine gelmişti. İnternette açılan bir imza kampanyasının metninde, “milli ve vicdani bir görev olarak”, “inancımız, tarihimiz ve kültürümüzle hiçbir şekilde bağdaşmayan, ahlak kurallarına uymayan” konserin iptal edilmesi isteniyordu; Zorlu yetkilileri çağrıya kulak vermekte gecikmedi!

Son olarak, Zorlu PSM’de gerçekleştirilebilen etkinliklerin iç yüzüne ilişkin bir hatırlatmayı da Andante’nin Mart sayısında bu köşede paylaştığım Royal Opera House La Boheme prodüksiyonu ile ilgili yazıya referansla yapayım. Sanatsal etkinliğin piyasa koşullarına tabi olmasına isyan eden genç müzisyenlerin sesini aktarmıştım orada.

İşin özü basit: Zorlu PSM, bir sanat kurumu değil, Türkiye’de kapitalist ilişkilerin kalbinde yer alan bir holdinge ait, ticari bir kurumdur; kent hakkı, emek sömürüsü, ekoloji, ayrımcılık gibi konularda safı, pozisyonu gereği bellidir. Elbette sanat severler olarak bu gibi kurumlar üzerinde baskı uygulamak, tepkimizi göstermek anlamlıdır ancak nihai olarak Zorlu’nun temsil ettiği ilişkiler, “hassasiyetler” ve çıkarlar bizlerinkilerle uyuşmaz, uyuşamaz. Bu sebepledir ki Zorlu PSM, bir yan kurum olarak, açıklama yapma gereği bile duymadan asli çıkarlarını zedelemeyecek kararlar alır ve uygular. Sosyal medyada “korkaklık” olarak tanımlanmış olsa da, kanımca söz konusu iptal kararları, bilinçli taktik kararlardır.

Asıl meselemiz Türkiye’de sanatsal üretimin giderek bu gibi özel kurumların ve onların temsil ettiği piyasa ilişkilerinin eline bırakılmak istenmesidir. Asli talebimiz, vatandaşlar ve sanat severler olarak yönetimine katılabildiğimiz, denetleyebildiğimiz, geniş toplumsal kitleler tarafından ulaşılabilir ve nitelikli sanatsal üretimi gerçekleştirilecek devlet kurumları olmalıdır. Bu sebeple, sadece önümüze tekrar tekrar konması muhtemel TÜSAK gibi projelere karşı çıkmak değil, sanat kurumlarının halihazırdaki işleyişinin sayılan ilkeler doğrultusunda iyileştirilmesi de gündemimizde olmalı.

https://muziktekalmaz.files.wordpress.com/2015/08/andante-ac49fustos-2015.jpeg

Genç Seslerin Sesine Ses Katmalı

Andante‘de yayınlandı, Mart 2015.

Ocak ayında Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde sahnelenen La Boheme prodüksiyonu ve ardından yazılıp çizilenler, kişisel-kurumsal tartışmaları bir yana bırakırsak, Türkiye’deki çoksesli müzik üretiminin ahvaline ilişkin çok şey söylüyor.

Royal Opera House prodüksiyonu olarak sahnelenen La Boheme operasının koro partilerini söylemek üzere amatör bir koronun düşük bir ücret karşılığında kiralanmış olması tartışmanın can alıcı noktasını oluşturuyordu. Keza konuyu gündeme taşıyanlar da opera alanında zaten neredeyse görünmez olan emeklerini görünür kılmaya çalışan ve bu amaçla “Genç Sesler Platformu” imzasıyla bir bildiri yayınlayan genç şancılardı.

Bildiriyi okumamış olanların, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi ve Haliç Üniversitesi Opera Bölümleri öğrenci ve mezunlarının oluşturduğu platformun Facebook sayfasında ulaşılabilir olan metni okumalarını öneririm; çünkü bu metin, genç sanatçıların/müzik emekçilerinin özneliklerinin ilanı, mesleklerine ve geleceklerine sahip çıkmalarının resmidir.

Bu derginin sayfalarında da ayrıntılı bir biçimde tartışılan TÜSAK tasarısı gündeme gelmezden, bugün topyekûn sanat alanına yönelen saldırı henüz opera-bale alanına sirayet etmezden evvel, 2012 Mayıs’ında Bianet.org’a bir yazı yazmış, sandığımızın aksine sanat ve kültürün, hükümetin her alanda öngördüğü neoliberal dönüşümden azade olmadığını ifade etmiştim. Devlet Opera Balesi ile Devlet Senfonisi’nin giderek artan biçimde esnek ve güvencesiz emeğe yönelmesiyle o günlerde de nüvelerini görebildiğimiz bu dönüşüm, TÜSAK tasarısıyla kristalleşti: bundan böyle opera-bale giderek artan bir şekilde özel sektör elinde şekillenecek!

Bugün genç sanatçılar, mesleklerini devlet desteği ve güvencesi ile sürdürme olanağından mahrum durumdalar. Üstelik, halihazırda sözleşmeli ve yarı zamanlı olarak istihdam edildikleri kurumlarınki gibi, uluslararası düzeyde eğitim aldıkları konservatuvarların da geleceği de bir muamma. Son olarak, “Genç Sesler Platformu”nun metninde çok isabetli bir şekilde belirtildiği gibi, neoliberalizmin üretim maliyetini düşürmekte kullandığı en “verimli” araç olan taşeron çalışma da gündemimize girmiş oldu.

Elbette “Genç Sesler”in eleştirilerinin asıl muhatabı bugünkü kültür politikalarıdır, zira özel bir kurum kendi prodüksiyonunda maliyetleri düşük tutmak için elinden geleni yapacaktır. Ama işte tam da bu nedenle unutmamalıyız ki sanat eğitimi ve üretiminde niteliğin korunması için devletin desteği esastır. İşte bu nedenle devletin eğitim, sağlık, kültür ve sanat alanını özel sektöre devretmesine var gücümüzle karşı çıkmalıyız. Ve işte bu nedenle “Genç Sesler”in sesine ses katmak görevimizdir.

https://muziktekalmaz.files.wordpress.com/2015/03/andante-mart-20151.jpeg