Gurbette Müzisyen Olmak

24-istanbul-caz-festivalinde-suriyeli-kadinlar-korosu,0TTt1OUy60eOZay1tbulgQİstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından Garanti Bankası sponsorluğunda düzenlenen 24. İstanbul Caz Festivali’nin 21 Temmuz Cuma akşamı gerçekleştirilecek kapanış konseri öncesinde, Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nde saat 19.00’da Gurbette Müzisyen Olmak başlıklı bir söyleşi düzenleniyor.

Suriyeli Kadınlar Korosu’nun da konuk olarak sahnede olacağı, kadrosunda Basel Rajoub’un yanısıra, Sirojiddin Juraev, Andrea Piccioni ve Feras Charestan’a yer veren Basel Rajoub’s Soriana konserinin ön etkinliği olarak gerçekleştirilecek söyleşide, müziğin göçmen için anlamı ve özellikle gurbetteki müzisyenin deneyimleri üzerine konuşulacak. Müzik yaşamını Avrupa’da sürdüren Suriyeli müzisyen Basel Rajoub’la beraber doktora öğrencisi araştırmacı ve müzisyen Selda Öztürk ve Suriyeli Kadınlar Korosu üyelerinden Hanan Hawasly’nin konuşmacı olarak katılacağı söyleşinin moderatörlüğünü etnomüzikolog Evrim Hikmet Öğüt üstleniyor.

Başta Suriyeli müzisyenler olmak üzere, göç deneyimi yaşamış tüm müzisyenlerin hikâyelerine açık olan bu samimi sohbet, İstanbul Caz Festivali dinleyicisini göçe bambaşka bir pencereden bakmaya davet ediyor.

Söyleşi:
“Gurbette Müzisyen Olmak”
21 Temmuz Cuma, 19.00, SÜ Sakıp Sabancı Müzesi Konferans Salonu
Emirgan Mahallesi, Sakıp Sabancı Cd. No: 42, Sarıyer
Söyleşi ücretsizdir. Katılım için http://rezervasyon.iksv.org/ adresinden kayıt yaptırmanızı rica ederiz.

Konser:
Basel Rajoub’s Soriana Featuring Sirojiddin Juraev and Guests
21 Temmuz Cuma, 21.00, SÜ Sakıp Sabancı Müzesi Fıstıklı Teras
Biletler: 20 TL
ان تكون موسيقار في الغربة

سوف تنظم مؤسسة الثقافة والفنون اسطنبول برعاية بنك غارانتي مهرجان 24 للجاز في 21 تموز 2017 مساء يوم الجمعة في جامعة صبانجي (متحف صاكيب صبانجي) الساعة 19:00 قبل نهاية المهرجان سوف ينظم محادثة عن ان تكون موسيقار بالغربة .

فرقة كورس النساء السوريات سوف يكون ايضا على خشبة المسرح كضيوف ، بالاضافة إلى فرقة باسل رجوب وسوف يكون في الفرقة ايضا سراج الدين جراف وأندريا بيكسيوني وفراس كارستان، سوف يكون المناقشة قبل حفلة باسل رجوب سوريانا عن معنى الموسيقا بالنسبة للمهاجرين وخاصة من خلال تجربة الموسيقيين المغتربين . بالاضافة إلى باسل رجوب الذي يقوم بمتابعة مسيرته الموسيقية في أوربا ،سوف تكون هناك ايضا طالبة الدكتوراه والباحثة سلدا اوزتوك والعضوة في فرقة كورس النساء السوريات حنان حواصلي كمتحدثات،ويكون المتطورة الموسيقية أفرم حكمت اغووت منسقة المحادثة.

ندعو جمهور المستمعين لمهرجان الجاز اسطنبول النظر من نافذة جديدة لموضوع الهجرة،وستكون دردشة حميمة مفتوحة لجميع الموسقيين الذين عاشوا تجربة الهجرة وبالاخص الموسيقيين السوريين.

المحادثة
“ان تكون موسيقار في الغربة ”

يوم الجمعة 21 تموز 2017 في قاعة المؤتمرات لمتحف صاكيب صابنجي

Emirgan Mahallesi, Sakıp Sabancı Cd. No: 42, Sarıyerالعنوان

المحادثة مجانية، للمشاركة يرجى التسجيل من خلال الربط http://rezervasyon.iksv.org/

الحفلة :
يضم باسل رجوب سيروجيدين جورايف والضيوف
يوم الجمعة 21 تموز 2017 في متحف صاكيب صابنجي فستقلي تراس
تذكرة الدخول :20 ليرة تركية

Müzikle Çoğalmak: Suriyeli Kadınlar Korosu

evrim736-3

Gazete Duvar‘da yayınlandı, 12 Mart 2017.

8 Mart, ticarileşmeye; sevgililer günü benzeri bir hediye alma, hatırlama, indirim kazanma günü olmaya direniyorsa, bunu mümkün kılan, kadınların günün politik içeriğine inatla sahip çıkıyor olmaları. Bu yıl da 8 Mart, Feminist Gece Yürüyüşünün kitleselliğiyle, Türkiye gündeminin boğuculuğu içinden sıyrılarak hepimize umut oldu. Kadınların söyleyecekleri o kadar çok söz vardı ki, bir günle de kalmadı, hafta boyunca kadın araştırmacılar, akademisyenler, sanatçılar ve elbette müzisyenler ülkenin dört bir yanından ses verdiler.

Bir etkinlikten diğerine koşturduğumuz bu haftada gerçekleşen çok sayıda anlamlı müziksel olaydan biri, bir yılı aşkın bir süredir İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı (İKGV) Suriyeli Mültecilere Destek Ofisi desteğiyle ve müzisyen Ayşegül Yordam’ın rehberliğinde bir araya gelen Suriyeli Kadınlar Korosu’nun 7 Mart Akşamı Boğaziçi Üniversitesi Garanti Kültür Merkezi’nde verdiği, “Çoğalan Sesler” konseriydi.

İKGV’nin düzenlediği müzik atölyelerine katılan, doktor, ev kadını, öğrenci, ressam, farklı yaşlardan ve meslek gruplarından Suriyeli kadınlar kısa süre içinde birlikte müzik yapmanın coşkusuna kapılıp bir koro meydana getirmiş; ilk konserlerini geçtiğimiz yılın Mayıs ayında Şişli, Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde vermişlerdi.

“Şarkılarımızı Unutmayacağız” başlıklı o konserden bugüne, koronun, daha doğrusu koro elemanlarının dönüşümü, “müziğin dönüştürücü gücü” ifadesinin boş bir söz dizisi olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Geçtiğimiz yıl, hayatlarında ilk kez sahne deneyimi yaşayan kadınların bir çoğu ellerindeki şarkı sözlerini yüzlerine siper ederlerken, konsere sadece kadın dinleyiciler alınmış, fotoğraf çekmemeleri seyircilerden özel olarak rica edilmişti. Aradan bir yıl dahi geçmemiş olmasına rağmen, aynı koro üyeleri bu kez sahnede öyle kendilerine güvenli, öyle mutlu, öyle rahat ve neşeliydiler ki… Üstelik bu kez konser erkek dinleyicilere de açıktı ve kimse cep telefonunun kamerasını elinden bırakamadı!

Konser repertuvarının büyük bölümünü Ümmü Gülsüm, Feyruz ve Sabah gibi Arap dünyasının önemli kadın figürlerinin bir kısmı Türkçe aranjmanları da olan -ya da en azından Suriyeli sokak müzisyenleri aracılığıyla aşina olduğumuz- sevilen şarkıları oluşturmaktaysa da, Konsere Türkçe, Kürtçe ve Arapça selamlamayla başlayan kadınlar, çok dilliliği şarkılara da yansıtmayı önemsemişlerdi. Konserin dinleyici profili, Suriyeli dinleyicilerin yanı sıra, geçen yılkine oranla daha fazla sayıda Türkiyelilerden, özellikle Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinden oluşmaktaydı. Elbette bu durumda şarkılara aşinalık biraz daha önemli. Türkçe-Arapça iki dilli şarkıların ve Kürtçe şarkıların dinleyici üzerinde daha fazla etki uyandırdığı söylenebilir. Yine de bana kalırsa konserin büyük beğeni kazanmasının, dinleyiciyi yerlerinde oturamaz kılmasının asıl sebebi koro üyelerinin şarkı söylemekten duydukları mutluluğun tüm salona yayılmasıydı. Denebilir ki, müzik gibi iletişim kurmaya müsait bir zeminin varlığı, onun hem rahatlatıcı, hem harekete geçirici etkisi ve göz göze gelmenin dolaysız içtenliği seyirciler ve koro arasında bir bağ oluşturdu.

2015 Kasım’ından beri koroyla birlikte çalışan Ayşegül Yordam’ın da bu bağın oluşmasına katkısı büyük. Yordam, koro üyeleriyle ilk karşılaşmasında, tek kelime Arapça bilmediği halde onlarla nasıl iletişim kuracağı sorusunun yanıtını müzikte bulmuş. O ilk buluşmada, Erkin Koray’dan Çapkın şarkısına Türkçe başlayıp, şarkının Arapçası için sözü onlara bırakarak müzik diliyle kurduğu iletişimi, şimdi konserin çeşitli anlarında koro üyelerine tek tek sarılarak sürdürüyor. Yordam şimdiye kadar epeyce Arapça şarkı da öğrenmiş elbette.

Koroya eşlik eden orkestra da hem Suriyeli hem Türkiyeli müzisyenlerden oluşuyor. Koro üyelerinin tamamı kadınlardan oluşurken, koroya eşlik eden müzisyenlerin tamamının erkek olması, şaşırtıcı değilse de üzücü. Zira Türkiye’deki Suriyeli müzisyenlerle çalışan bir araştırmacı olarak alan deneyimim gösteriyor ki, yalnızca Suriye’de kadınların enstrüman çalma oranlarının erkeklere oranla düşük olması değil, aynı zamanda göçmen kadınlar için Türkiye’de müzik pratiklerine devam etme imkanlarının azlığı –hatta yokluğu- da kadınları enstrüman icracılığından alı koymakta.

Bir saati biraz aşkın bir konser, göç sürecinde müziğin nasıl iş gördüğüne dair sayısız ip ucu veriyor. Müziğin göçmenler için “evi” hatırlamak, geçici olarak yeniden kurmak ve topluluğu birbirlerine kenetlemek açısından çok güçlü bir araç olduğu bir kez daha örnekleniyor: Konserin hemen başında, önce Filistin, daha sonra Irak için milli marşa dönüşen ama genel anlamda tüm Arap dünyası için sembolik bir anlam taşıyan Mavtıni (Vatanım) söylenirken, bu şarkının Suriyeli mülteciler üzerindeki tartışmasız etkisi açığa çıkıyor, gözler doluyor, içler çekiliyor. Yine konserin sonunda koro üyeleri kendiliklerinden, ulusal önem taşıyan eski bir ezgi mırıldanmaya başlıyorlar.

Koro, Suriyeli kadınları bir araya getiriyor, belki bazılarını evden çıkarıyor, haftada birkaç saat sadece kendilerine ait, üstelik yepyeni bir deneyim yaşatıyor. Zaten unutulmaz ya, “şarkılarını unutmuyor”, bize de öğretiyorlar. Bir yandan müzikle hatırlıyor, evi yeniden kuruyor, diğer yandan müzikle yeni temaslar kuruyor, dönüşüyor, “çoğalıyorlar”. Çoğalıyoruz!

http://www.gazeteduvar.com.tr/kultur-sanat/2017/03/12/muzikle-cogalmak-suriyeli-kadinlar-korosu/

Suriyeli müzisyenler İstanbul sokaklarında!

Gazete Duvar‘da yayınlandı, 8 Ocak 2017.

İstanbul’a gelince, burada sokakta müzik yapan arkadaşlarım onlara katılmamı önerdiler. Başta, hem yaşımdan dolayı hem de emekli bir müzisyen olarak, imkansız olduğunu düşündüm; çünkü Suriye’de bu mesele hoş görülmez ve hiç kimse sokağa çıkıp müzik yapmazdı.
evrim1

Türkiye’deki Suriyeli topluluğuna yönelik hakim bakış ne yazık ki ortak bir yaşamın imkanlarını kurabilmekten oldukça uzak. Geçtiğimiz haftalarda, adeta Türkiye’nin Suriye’de kara operasyonlarına katılmasının ve kaybedilen askerlerin müsebbibi olarak Suriyeli mültecileri gösteren çirkin bir imza kampanyası dahi başlatıldı. Yine birkaç gün önce internette dolaşan bir video, Türkiye’de bir kafede oturup şarkı söyleyen genç Suriyeli kadın ve erkekleri suç işliyorlarmışçasına, “keyifleri yerinde” olmakla “itham ediyordu”.

Her birimizin gündelik hayatımızın bir parçası olan sıradan bir eğlenceyi mültecilere hak görmeyen bu düşmanca göz, sürekli olarak Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin “bizlerden” iyi koşullarda yaşadığı yalanını pompalıyor. Oysa gerçek, Türk ve uluslararası tekstil firmalarında yok pahasına uzun saatler çalıştırılmakta olan ya da kimliği olmadığı için hastanede tedavi edilemediğinden hayatlarını kaybeden çocukların hikayesinde yatıyor.

Türkiye’deki Suriyeli topluluğun çeşitliliğine, beraberlerinde getirdikleri kültürel zenginliğe ve müzik aracılığıyla iki ülke toplumu arasında kurulması olası bağlara dikkat çekmeye çalışan röportaj dizimizin bu ayki konuğu Suriyeli kemancı Munzer Sheikh Alkar. 2011’in sonundan beri Türkiye’de bulunan ve sokak müzisyenliğiyle geçinen Munzer “elhamdülillah” halinden memnun ama elbette İstanbul’da mesleğini yaparak ailesini geçindirmek için ödediği bedeller ve beklentileri var. Munzer’le göç ve müzik deneyimi üzerine konuştuk.

Türkiye’ye ne zaman geldiniz?

Türkiye’ye 2011’in sonunda, büyük oğlum Wasim’le geldik. Turizm otelcilik mezunuydu, burada iş imkanlarının ve geleceğinin daha iyi olacağını düşündük. Çünkü olaylardan dolayı Suriye’de yaşamak zorlaşmıştı. Olaylar yeni başlamıştı.

Doğrudan İstanbul’a mı geldiniz?

İlk geldiğimizde Bursa’da kaldık. Daha Bursa’dayken, Suriye’den haber aldıkça, durumun daha da zorlaştığını fark etmeye başladık. Eşim ve oğlum Basel’le bağlantıdaydım. Eşim “en iyisi biz de çıkıp size katılalım” dedi. Daha sonra eşim ve küçük oğlum Basel’i getirmek için tekrar Suriye’ye dönmem gerekti. Basel üniversite öğrencisiydi, kaydını dondurduk. Fen fakültesinde matematiksel istatistik okuyordu.

Dedik ki, bize ve kültürümüze en yakın ülke Türkiye’dir. Sanatsal olarak da yakınız, ben Türk müziğini çok seviyorum. Nasıl söyleyeyim, onlardan bazı şeyler almışız, onlar da bazı şeyleri bizden almışlar. Yani hem müzik, hem çocukların geleceği, hem de bizim hayatımız daha iyi olur diye düşünerek Türkiye’ye geldik, tabii ki Suriye’nin durumundan dolayı da.
Ama Bursa’da benim işim için bir alan yoktu. Müzik alanında çalışma imkanı yoktu. Ayrıca arkadaşlarımın çoğu İstanbul’da kalıyorlardı, tavsiyede bulundular ve bana dediler ki, “İstanbul’a gel, burada müzik yapma imkanları daha iyi.” Öylece İstanbul’a geldik.

Suriye’deyken profesyonel müzisyenmişsiniz, tam olarak ne yapıyordunuz, müziğe nasıl başlamıştınız?

Müzik eğitimime 12 yaşındayken Al-Arabi Müzik Enstitüsü’nde başladım. Enstitüden mezun olduktan sonra, kulağım Doğu müziğini klasik müziğe [klasik Batı müziği] tercih ettiği için, Nadi Şebab El-Urube’nin (El-Urube Gençlik Kulübü) orkestrasına katıldım ve müzik çalışmalarıma kulüpte devam ettim.
El-Urbe Gençlik Kulübü de Halep’te bir sanat ve kültür kulübüdür. Dünyaca çok ünlü bir kulüptür sanırım. Sanatın birçok dalında, oyunculukta, müzikte insanlar yetiştirdi. Ağabeyim -Allah ona uzun ömürler versin- oranın yönetim kurulu başkanıydı. Beni oradaki orkestraya kattı. En genç müzisyendim orada, diğerleri daha sonra müzikte yıldız oldular. Birçoğu üstat Sabah Fahri -Alllah ona sağlık ve uzun ömür versin- orkestrasına katıldılar.

Ahmet abim kontratlı geçici bir müzik öğretmenliği işi için Cezayir’e gitti. O zamanda ben de biraz büyümüş, delikanlı olmuştum, kulüpteki orkestranın şefliğini ondan teslim aldım.
1970’lerin sonunda askerlik görevim için Şam’a gittim. Askerdeki görevim subay kulübündeki orkestranın şefliğiydi. Orada sanatın ve müziğin yıldızları ile tanışma imkanım daha da arttı. Başta üstat Subhi Carur ile -Allah rahmet eylesin… Onun çok desteğini gördüm çünkü Şam’a gittiğimde hiç kimseyi tanımıyordum.
1984’te Halep’e döndüm, kendi şehrime.

Somer Gazinosu’nu açtık, İsam Raci kendi ekibiyle beraberdi. Ben de orkestra üyesi ve şefiydim. 1985’te kısmet oldu, teyzemin kızıyla evlendim ve Halep’te müzisyen olarak çalışmaya devam ettim. 1990’da, Halep’teki Sanatçılar Birliği Şubesi’nin ilk sekreteri oldum. 1990 ile 1994 arasında sekreterlikte bulundum.
2011’e kadar müzik kariyerime devam ettim. Tabii, 2010’da Sanatçılar Birliği’nden emekli olmuştum. Müzik kariyerimin en önemli olayı müzikal bir geceydi, ilk ve son konserimdi, maalesef. Keşke öyle olmasaydı ve çalışmalarım devam etseydi.
Youtube kanalınızda o gecenin videolarını izlemiştim. O konserin özelliği neydi?

O konserin adı El-Keman Yuganni’ydi (Keman Söylüyor), 2011’deydi. Konserde şarkıları kemanla solo olarak çalmak istedim. İnsanlar, şarkıcıları -tabii ki bütün şarkıcılara saygım var- ve onların arkasında bir orkestrayı görmeye alışmışlar. Benim de insanlara göstermek istediğim, bir müzik enstrüman şarkıcının yerinde şarkı söylemesiydi. Halep’te ilk ben yaptım ama tabii Mısır’da çok yapmışlar bizden önce.

Bir nevi sentez yaptım, Abdülhalim Hafız ve Şark Yıldızı Ümmü Gülsüm’ün parçalarından. Konserin süresi yaklaşık bir buçuk saatti ve Allaha şükür de çok başarılıydı. Bütün dünyada paylaşıldı, ben de CD’sini çok dağıttım.

Munzer Sheikh Alkar’ın YouTube kanalına erişmek için tıklayınız

Klasik Batı müziği eğitimi almış, daha sonra Arap müziği çalışmışsınız. Osmanlı/Türk makam müziğiyle ilişkiniz nasıl?

Türk müziğini seviyorum ve hayranlık duyuyorum. Fakat icra etme imkanım olmadı çünkü Türk makamları Arap makamlarından farklı. Rahmetli arkadaşımız Zuher Tabbah sayesinde Türk müziği sevdim, o en iyi icracılardan biriydi ve Türk makamları çalıyordu. Ondan dolayı sevdim ama ben çalamadım. Dileğim, daha fazla Türk müziği dinlemek ve icra etmeye çalışmak. Bir de, İbrahim Tatlıses’i çok seviyorum.

İstanbul’a gelişinize dönersek, sokakta müzik yapmaya nasıl başladınız?

İstanbul’a gelince, burada sokakta müzik yapan arkadaşlarım onlara katılmamı önerdiler. Başta, hem yaşımdan dolayı hem de emekli bir müzisyen olarak, imkansız olduğunu düşündüm. Çünkü Suriye’de bu mesele hoş görülmez ve hiç kimse sokağa çıkıp müzik yapmazdı. Ama arkadaşlarım bana cesaret verdiler. Başta, bir deneme olarak çıktım ve çaldım, kendime kabul ettirmeye çalıştım. O denemede herkes benim performansımı beğendi. Bilmiyorum yaşımdan dolayı mı, yoksa icramdan mı, insanların yüz ifadesinden etkilendiklerini gördüm.
Birlikte çaldığım müzisyenlerle Suriye’den birbirimizi tanıyoruz ama beraber çalışma fırsatımız olmamıştı. Hepsi çok iyi müzisyenler.

‘İNSANLARIN BİRBİRLERİNİ SEVMELERİNİ İSTİYORUM’

Nasıl tepkiler alıyorsunuz, sizi en çok kimler dinliyor?

İnsanlar bizi kabul ediyorlar, Araplar da yabancılar da hatta Türk vatandaşları bile çok hoş karşılıyorlar. Söylemeye çalıştığımız, Türkçe ve Arapça versiyonları olan şarkılar var. Bizim sanatçımızın, Tarub’un bir şarkısı vardı, [Türkçe bir şarkıya] benziyor ya da belki Türkçe’den almış olabilir […] Hopa Şinanay Nay Şinanay Yavrum Şinanay Nay diyor. Böyle şarkıları ezberleyip söylemeye çalışıyoruz. Ayrıca tarab stili de söylüyoruz, Halepli stili, insanlar bu söylediğimiz stili de çok beğeniyorlar; Allah’a şükür!

Sokakta çalışmamızla ilgili sıkıntı ise şu, insanlar hoş görüyorlar ama zabıta bizim sokakta çalmamıza izin vermiyor. Yani belli bir yerde çalıyoruz, zabıta bize yasak olduğunu söylüyor, ya da başka bir yere gidin diyor. Başka bir yere gidiyoruz, bu sefer başka bir zabıta gelip bu yerin de yasak olduğunu söylüyor. Kafamız karışıyor, belli bir yer olması lazım. Tabii biz de bize toplanan kalabalığı görüyoruz. Tamam, bizim yüzümüzden yürümeye ya da trafiğe ve tramvaya engel oluştuğu zaman bir ara veriyoruz, o esnada bizi dinleyen ve bizimle beraber olan insanlar on dakikada gitsinler ve başkaları gelsinler diye. Biz de sokakta hareket etmeye engel olmak istemiyoruz. Yalnız zabıta…maalesef!

Türkiye devleti bizimle ilgilensin ve bize bu işten daha iyi bir iş versin. Nerede olsa olsun, fark etmez, ya bir proje ya da bir sanatsal destek de olabilir, müzikle ilgili tabii. Maalesef, başka yapacak bir işimiz yok.

Burada müzik yaptığınız başka bir yer, çalıştığınız başka bir iş var mı?

Arkadaşımız Maher Na’ına yönettiği bir enstitü var, El-Me’hed El-erebi Li-l Musîqa (El-Arabi Müzik Enstitüsü). Sokakta müzik yapmanın yanında orada keman dersleri vermeye çalışıyorum. Suriyelilere tabii; [gülümseyerek] Türk arkadaşlarımız da gelmek isterlerse sevinirim.

Burada olmaktan, halinizden memnun musunuz?

Şimdi İstanbul’dayız. Durumumuz fena değil, Allah’a şükürler olsun. Hayat bir şekilde geçiyor. Fakat dilerim ki devlet ilgi alanını genişletir ve iş olanağı sağlar. İstanbul’dan başka bir yere gitmek istemiyorum. Başka bir ülkeye gitmek istemiyorum, böyle bir planım yok.

Eğer imkan olursa, diğer Suriyeli müzisyen arkadaşlarla etkinlikler ve festivaller yapabilme şansımız olabilir; arkadaşlarla iş birliği yaparak, ya da diğer Türk müzisyen dostlarla, kemaniler ya da başka çalgıcılar, beraber çalışmayı isteyenlerle… Yani Türk ve Arap müziği arasında bir sentez yapabiliriz. Keşke böyle bir şey yapsak. Harika bir iş çıkar; hiç yapılmamış bir şey olur.

Eklemek, söylemek istediğiniz başka bir şey var mı?
İnsanların birbirini sevmelerini istiyorum. Böylelikle bütün dünya barış içinde yaşayabilir.
Bütün Suriyeli arkadaşlarıma, özellikle müzisyenlere bir şey söylemek istiyorum. hepiniz sizi sevdiğim gibi birbirinizi sevseniz. İnsanların bizi sevmeleri için birbirimizi sevmeliyiz. Hepimiz aynı durumdayız; yurdumuzu terk ettik. Bizler sanatçıyız, yaptığımız müzikle güzel ve kibar bir şekilde bir araya gelmemizi diliyorum. Yapabildiğimiz en güzel şeyi sunalım, bütün insanlara, bütün dünyaya… Biz, Suriyeliler! Teşekkür ederim.

http://www.gazeteduvar.com.tr/kultur-sanat/2017/01/08/suriyeli-muzisyenler-istanbul-sokaklarinda/

Ara Dinkjian Buralardaydı: “Adam Anadolulu!” ya da Anatolian Delight!

fft81_mf5333085

Ara Dinkjian bir kez daha İstanbul’daydı. New York’ta yaşayan Ermeni müzisyen, babası Onnik Dinkjian gibi, sadece Ermeni müziğinin değil, genel anlamda Anadolu geleneksel müziğinin usta bir icracısı. Kökleri Diyarbakır’a uzanan Dinkjian, “memleketi”ancak 2000’lerin başında görmüşse de Anadolu müziği hakkında bilgisi muazzam.

Udi Dinkjian, Secret Trio adıyla birlikte müzik yaptığı klarinetçi İsmail Lumanovski ve kanuni Tamer Pınarbaşı ile ara ara İstanbul’u ziyaret ediyor. Doğrusu benim de asıl muradım, (beste ağırlıklı bir repertuvarı olsa da) son derece rafine bir müzik yapan, birbirleriyle ustaca bir zarafetle söyleşen ve daha önce her iki şehirde bir arada yakalayamadığım üçlüyü canlı dinlemekti (bu arada tanımayanlar için Lumanovski’nin türlü çeşitli canlı icra kayıtları hararetle tavsiye olunur).

Ancak 25 Şubat’ta Moda Sahnesi’nde verecekleri konserin iptal edilmesi üzerine, en azından Dinkjian’ı dünya gözüyle görmek için 21 Şubat’ta Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda gerçekleşen, Anatolian Secret başlıklı Ara Dinkjian-Serkan Çağrı konserine gitmeye razı oldum.

Razı oldum diyorsam, Serkan Çağrı ve birlikte çaldığı müzisyenlerin son derece başarılı isimler oldukları inkar edilemez. Ancak konserin konseptinin ister istemez “Serkan Çağrı’nın ve orkestrasının Ara Dinkjian’ı konuk etmesi” bağlamında gerçekleştiğini belirtmek gerek. Çağrı’nın müziğini bilmeyenler için tam anlamıyla world music (dünya müziği) yaptığını söyleyebiliriz. Bir müzik türünden ziyade bir piyasa kategorisi olarak world music, yerel ve globalin müziksel bir harmanı kısaca. Zaten Çağrı’nın TRT’de yayınlanan programının adı da “Dünyanın Türküsü”. Daha kolaylaştıralım, Serkan Çağrı ilk kez grup Laçin’le tanınmıştı, “Hadi Güzelim, Şeker Ezelim..” Konsere verilen ismin de world music konseptine tam oturduğuna dikkat: “Anatolian Secret”, “Turkish Delight”dan hallice yani…

Konserin repertuvarı; Serkan Çağrı’nın albümlerinde yer alan beste ve uyarlamalardan, Dinkjian’ın Sezen Aksu aracılığıyla ünlenmiş Vazgeçtim, Yine mi Çiçek, Sarışınım gibi bestelerine, Ermeni ve -Çağrı’nın repertuvarına hakim olan- Trakya ezgilerine uzanıyordu. Bu bağlamda Çağrı’nın, klarnetin muazzam olanaklarını farkı üsluplarda, hatta kavaldan neye farklı çalgıların ses kalitelerine dek uzanan bir yelpazede kullanmaktaki ustalığını belirtmek gerek.

Perküsyon çalgılarının da Çağrı’nın orkestrasındaki ayrıcalıklı yeri hemen dikkat çekiyor. Her şey iyi güzel, perküsyoncular usta, davulcuyla (bateri) uyumları şahane, yerde duran çifte davul (bir sahnede bir çifte davul varsa mutlaka çalınır, ne harika!) konserin sonuna kadar akılları alıyor ama işte çifte davulla congayı, bongoyu atıştırmak, hele hele olur olmaz her yere çubuk çanları (bar chimes) sıkıştırmak world music’in de biraz ucuz, demode bir örneğine denk geliyor.

 Halkların adını anmadan kardeşlik çağrısı! Failini anmadan şiddet kınaması!

Serkan Çağrı, Ermeni bir müzisyenle birlikte çalmanın gereği olacak, konserin açılışında barışa, kardeşliğe ilişkin bir çağrıda bulundu. Ancak kim kimle barışıyor, neden buna ihtiyaç duyuluyor…

Benzer bir pseudo politik çağrı da, konserde Özgecan’a adanan Ağladıkça şarkısı vesilesiyle gerçekleşti. Serkan Çağrı, bir Dinkjian bestesi olan şarkının başında yaptığı konuşmada, fail olarak ataerkinin ya da erkekliğin anılmadığı bir şiddet kınaması yaparak, “kadınlarımız”ı kollamaktan bahsetti, onların -ince- ruhunu müzikle yansıtma görevini üstlendi; kendileri bunu yapmaktan acizmiş gibi! İşin aslı, konuşmanın dili, erkek iktidarın bilindik diliydi -ki bu açıdan bakınca söylermiş gibi yaptıklarının aslında tersini söyleyen, basbayağı politik bir konuşma olduğu da söylenebilir.

“Adam Anadolulu!”

Hemen ön sıramızda oturan iki yaşlıca, şehirli çiftin kulak misafiri olduğumuz yorumlarını konsere ilişkin notlara eklemeden tablo tamamlanmış sayılmayacak:

Dinkjian’ın bestelerinin isimlerini telaffuz ederken zorluk yaşayınca kendi “Keşan İngilizcesi”yle dalga geçen Serkan Çağrı’nın “Keşanlı olduğunu saklamaması”nı takdir etmeleriyle dikkatimizi çeken komşularımız, Ara Dinkjian’ın geleneksel müziğe hakimiyetine duydukları hayranlığı da kendi aralarında şaşkın bir ayma eşiliğinde dile getiriyorlar: “Adam Anadolulu!”

Anadolulu ya, ne sandındı!

Her ne kadar kendisini hayal ettiğim bağlamda dinleme fırsatı bulamadıysam da son sözü Dinkjian’a ayırmak gerek. Ara Dinkjian, hem çalgısının hem genel anlamda makam müziğinin ustası olmakla birlikte, son derece alçak gönüllü bir müzisyen. Bu mütevazı, dinleyiciyi ezmeyen tavrı, başka müzisyenlerle birlikte çalmaya da bir davet içeriyor; konserde hem Çağrı, hem de kanuni Devrim Ekiz’le yürüttüğü âlâ söyleşide tanık olduğumuz gibi, adeta diğer müzisyenleri ve dinleyiciyi zarif bir oyuna katıyor.

Çok yaşa sen Anadolulu!

bu da benden olsun:

Mohsen Namjoo Buralardaydı!

IMG_9366-610x250

Bianet.org‘da yayınlandı (2 Şubat 2015)

http://www.bianet.org/bianet/siyaset/162012-mohsen-namjoo-buralardaydi

İranlı müzisyen Mohsen Namjoo, Türkiye’ye ilk ziyaretinde, 28 Ocak’ta Ankara’da ve 30 Ocak’ta İstanbul’da iki konser verdi. İstanbul konseri yüksek bilet fiyatlarına rağmen dopdoluydu.

Her şeyden önce belirtmek gerekir ki Mohsen Namjoo şarkı söylemiyor, güçlü sesini çok çeşitli kalitelerde, konuşmaktan çığlığa, söylemenin her türünü kapsayan geniş bir alanda kullanarak adeta şakıyor!

İstanbul konserinden bazı notlar aktarmadan önce Namjoo’nun kim olduğunu kısaca hatırlayalım, zira Namjoo’nun hayatı da bahsetmeye değer.

Mohsen Namjoo kimdir?

Namjoo, İran’ın Razavi Horasan Eyaletine bağlı, ağırlıklı olarak Türkmen ve Fars yerleşimi olan ve adını Sufi bir şairden alan Torbat Cam’da doğmuş. Doğum tarihi 1976 ki müzisyenin gür, kır saçları göz önüne geldiğinde genç bir yaşta olduğunu öğrenmek şaşırtıcı.

Erken yaştan itibaren müziğin yanı sıra edebiyata da ilgi gösteren Namjoo, 12 yaşından müzik eğitimine başlamış ve 1994 yılında bu eğitime Tahran Üniversitesi’nde devam etmek için Tahran’a taşınmış. Üniversitenin enstrüman eğitimini zorunlu tutması karşısında, o zamanki maddi gücünün ancak bir setar (üç telli bir yerel çalgı) almaya yettiği bilgisi ya gerçek ya da internette dolaşan bir efsane.

Kendi sitesinde “klasik Fars şiirinin rock, blues ve caz gibi Batı müziği formları ile bir birleşimi” olarak tanımlanan müziğine Tahran Üniversitesi’nde yer bulamayan Namjoo, 2003 yılında yaptığı amatör kayıtlar ve Tahran’da verdiği konserlerle bir yandan geniş bir dinleyici topluluğuna ulaşırken, bir yandan da geleneksel şiire ve müziğe müdahaleleri nedeniyle olumsuz tepkilerle karşılaşmış. 2006 yılında Uluslararası Rotterdam Film Festivali’nde yaptığı konser, bunu izleyen radyo söyleşisi ve İran’ın alternatif müzik dünyasını konu edinen Sound of Silence (Sessizliğin Sesi) belgeselinde yer almasıyla birlikte uluslararası alanda da dikkatleri üzerine çeken Namjoo, 2007 yılında ilk profesyonel albümü Toranj’ı İran’da yayınlamış. Namjoo, 2009 yılında Shams (Şems) adlı şarkısında Kuran’ın bir suresinden alıntı yaptığı iddiasıyla gıyabında 5 yıl hapse mahkum olduysa da davadan önce 2008 yılında İran halkından özür dilediği bilinmekte.

2008’de ilk solo ABD turnesini gerçekleştiren Namjoo, Stanford Üniversitesi’nin konuk sanatçı programına kabul edildiği 2010 yılından bu yana ABD’de yaşıyor. Namjoo’nun 2009’da İtalya’da kaydedilen Oy albümünden bu yana (Şems şarkısı bu albümde yer alıyor) yayınlanan albümleri arasında 2011’de A Minor’le birlikte Useless Kisses ve 2014 yılında son albümü Trust the Tangerine Peel yer alıyor. Namjoo’nun bundan başka Strange Times (2010) adlı bir single’ı ve iki konser kaydı bulunmakta.

İstanbul Konserinden Notlar

Namjoo, İstanbul konserinde 3700 kişilik bir seyirciye son albümünde birlikte çalıştığı dört müzisyen eşliğinde çaldı. Perküsyon (Greg Ellis), bas (Kasra Saboktakin), ve elektrik gitardan (Mohammad Talani) oluşan ve konsere hakim olan rock sound’unu belirleyen sete ek olarak, kamança ve setar Namjoo’nun müziğinin geleneksel boyutuna işaret ediyordu. Bis (tekrar) parçası olarak ilk albümden Toranj’ı çalarken ise Namjoo ilk albüme emek veren müzisyenlerden ikisini sahneye davet etti.

Konserde ağırlıklı olarak son albümünden parçalara yer veren, hatta kaydedilmemiş bir parçasını dahi seslendiren Namjoo, elbette Türkiyeli dinleyicinin aşina olduğu şarkılarını çalmayı da ihmal etmedi. Konseri Türkiye’de de çok sevilen Nobahari’nin solo yorumu ile açan müzisyen, Kürt dostlarına ithafen yine çok sevdiğimiz Shirin Shirinam’ı (Şirin Şirinam) da seslendirdi.

Başta da belirtmiştim, Namjoo’nun sesi hem son derece karakteristik hem de muazzam bir güce sahip. Özellikle üst oktavlarda, bir anda koca bir salonu doldurup, binlerce kişinin nefesini kesecek bir güçte. Gözlerinizi kapadığınızda zihninize doluyor, biraz sonrası acıtacakmış gibi ama biraz daha sürsün, kesilmesin istiyorsunuz. Namjoo bunun yanı sıra kafa sesini ve diğer rejistirleri de başarılı bir şekilde kullanıyor. Geleneksel ses süslemelerden progressive bir ses kullanımına geçmesi her zaman bir an meselesi.

Müziğinin -sıklıkla tekrar edildiği gibi- bir senteze mi yoksa farklı stillerin bir araya gelişine mi işaret ettiği tartışılabilir. Ancak Namjoo’nun, beslendiği geleneksel kaynaklara hem edebi hem de müziksel anlamda hakim olduğu aşikar. İyi bildiği bu geleneksel malzemeyi kullanarak kendi çağının müziğini yaptığını söyleyebiliriz. Bu müziğin İran gibi bir ülkede ancak alternatif yeraltı mekanlarında yaşama şansı var. Ülke içinde geniş bir market kurmaktan mahrum durumdaki İranlı müzisyenlerin bir kısmı bu sebeple -ABD başta olmak üzere- Batı’ya göç etmekte. Bölgenin köklü müzik geleneğini/geleneklerini ve nitelikli müzik eğitimini göz önüne aldığımızda, bu müzisyenlerin göç ettikleri ülkelerde müzik yaşamına güçlü bir soluk kattıkları muhakkak.

Bir başka deyişle, Namjoo gibi bir müzisyen için, hem yaptığı müziğin niteliği hem de gıyabında verilen hapis cezası nedeniyle İran dışında yaşamak bir zorunluluk gibi görünmekte. Bu yüzden konseri dinlemeye gelen bir grup İranlı seyirciye neden İngilizce konuşmayı tercih ettiğini açıklarken söylediği “Farsça’yı unutuyorum” sözünün insanın içini sızlatması işten değil.

Müzisyenin hem dinleyici hem de birlikte çaldığı müzisyenlerle kurduğu sıcak ilişki, özellikle İranlı dinleyicilerin istek parçalarını hep bir ağızdan söylemeleri, müzisyenlerin sahne üzerindeki sıcak iletişimi ve Ellis’in virtüözik perküsyon icrası da, Namjoo’nun sesi ve şarkılarına ek olarak, konserden akılda kalacak ayrıntılar.

Bir sonraki konserin bir an önce ama bu kez dinleyiciye daha aktif bir katılım olanağı veren samimi bir mekanda ve daha uygun fiyatlı biletlerle gerçekleşmesini dileyelim…

Namjolu Farsi liste:

 

Ustalar Buluşmayın!

Böyle bir yazıyı, geçen yaz Caz Festivali’nde Lena Chamamyan (vokal), Göksel Baktagir (kanun), Özer Arkun (çello) ve Tuluğ Tırpan’ın (piyano) “Ustalarla Buluşmalar” başlığı altında verdikleri konserden sonra yazmaya niyetlenmiştim aslında. Tabii o zaman bir blog’um yoktu ve büyük ihtimalle konser eleştirisi yazıp yayınlamaya da üşenmiştim. Bugün konunun tekrar aklıma düşme sebebi ise şu konser haberidir:

“HAYALGÜCÜNÜN ÖTESİNDE ENSTRÜMENTAL VE VOKAL SANATÇILARLA BİR MÜZİK ÇAĞLAYANI…

2000 senesinde dünyaca ünlü çellist Yo-Yo Ma’nın sanatsal vizyonu ile kurulan Silk Road Ensemble topluluğu, Asya, Avrupa ve Amerika’da 20’den fazla ülkenin seçkin sanatçı ve bestecilerini bir araya getiriyor.

Çağdaş müzik buluşmalarını ele alarak farklı toplumların çok-kültürlülüğünü yansıtan Silk Road, yeni repertuvarlar geliştiren yaratıcı üyelerden oluşuyor.

Off the Map albümleri ile 2011’de En İyi Klasik Crossover Albüm dalında Grammy ödülüne aday gösterilen Silk Road Ensemble with Yo-Yo Ma, unutulmaz bir performans sergileyecekleri Türkiye’deki ilk konserleri için Zorlu Center PSM’de tekrar bir araya geliyor.

Ünlü besteci ve kemençe virtüözü Kayhan Kalhor’un yeni eseri “Layers of Loneliness”in, dünya prömiyerini gerçekleştireceği bu özel performansta, Kürt halk müziğinin önde gelen ismi Aynur da özel konuk olarak bu geceye eşlik edecek.”

Yo-Yo Ma’nın Silk Road Ensemble projesi hakkındaki düşüncelerimi başka bir yazıya saklayıp, başlığıma odaklanayım (kolay olmayacak!). Görünen o ki, yine bir takım ustalar, Yo-Yo Ma, Kayhan Kalhor ve Aynur Doğan bir arada konser yapacaklar.

Öncelikle belirteyim ki, o tarihlerde şehir dışında olacağımdan (elbette tatil değil, tez yazarken ne tatili!) “bu konsere gideyim mi, gitmemeyim mi?” “zaten biletler kim bilir kaç liradır” gibi sıkıntılarımın olmamasının hafifliği içindeyim. Ama doğrusu ben gitsem de gitmesem de bu konser hakkındaki ön görüm, ortaya pek de tatmin edici bir sonuç çıkmayacağı yönünde.

Chamamyan konserinde ne olmuştu?

Lena Chamamyan’ın billur gibi sesi de, sayılan isimlerden özellikle Baktagir’in icracılığı da herkesin malumu. Ama bu müzisyenler her şeyden önce farklı müzikal gelenekleri, türleri, stilleri vs. temsil ediyorlar. Bu da demek oluyor ki bir araya geldiklerinde, ya birbirlerinin, pek de aşina olmadıkları alanlarına girmek ya da “ortaya karışık” bir performans yapmak zorundalar. Hal böyle olunca, kimsenin ne yaptığından emin olmadığı, ara ara bir “ustanın” öne çıkıp kendi hünerlerini sergilediği, sonra birden bire bambaşka bir türe geçip seyirciyi de sersemlettikleri bir performans ortaya çıkıyor. Öte yandan, Chamamyan’ın kendi repertuvarının genişliği (evet burada olumsuz bir ima var çünkü repertuvarda yok yok!) ve hiçbiri cazcı olmayan bu isimlerin festivalin adı icabı caz çalmaya çalışmaları, o konser için sorunlu noktalar olarak ayrıca not edilebilir.

“Chamamyan’ın billur sesi” demişken

Bu konserde ne olur?

Yo-Yo Ma’nın çalacağı konserde ise zaten eklektik bir müzikal estetik baştan kabul edilmiş, zira Silk Road Ensemble’da beş benzemez bir arada. Buna Kalhor’un “dünya prömiyeri” ve Aynur Doğan’ın “Kürt müziği” de eklenince ne çıkar bilinmez (neyse ki Doğan sadece konuk).

Silk Road Ensemble şöyle bir şey

Bu arada Kalhor ve Doğan’ın daha önce de birlikte bir projede yer aldıklarını hatırlatalım.

Öncelikli olarak söylemeye çalıştığım, farklı stillerin biraradalığının imkansız değilse de bir tek konserin hazırlığına indirgenemeyecek bir mesele olduğu. Bunun yanı sıra aynı türde müzik yapsalar bile, iki “usta” (virtuöz) müzisyenin birlikte çalması her zaman iyi sonuçlanmayabilir. Bunun en iyi örneği iki veya daha fazla çok iyi çoksesli Batı müziği icracısından her zaman iyi bir oda müziği grubu çıkmamasıdır (“Üç Tenor” projesini anmıyorum bile!). Zira orada herkes kendine “usta”dır; oysa birlikte çalmak diğerine alan bırakmayı, eşlikçiliği bilmekle olur. Elbette bunu beceren müzisyenler de var ki, onların performansları tadından yenmez. Aynı şekilde uzun soluklu bir birliktelikle farklı türleri “buluşturan” (world music sen nelere kadirsin!), bunu da çok iyi beceren müzisyenler elbette var. Son olarak, uzun yıllar birlikte müzik yapan ve her biri ayrı ayrı usta müzisyenlerden oluşan gruplar elbette başımızın tacı.

Grapelli ve Menuhin’in uzun soluklu birlikteliği aynı zamanda Menuhin’in farklı türlerin icrasına açık bir virtuöz olmasına da borçlu olsa gerek

Menuhin şunu da yapmıştı mesela. Bence yine de kimse Hint müziği ile birlikte başka bir şey çalmayı denemese daha iyi

Bitirimeden, Yo-Yo Ma deyip de ismiyle özdeşleşen J.S. Bach çello süitlerini anmamak olmaz. Özellikle Inspired by Bach film serisi, her bir çello süitinin, ayrı yönetmen ve sanatçı grupları tarafından, Kabuki’den bahçe düzenlemesine, buz dansından çağdaş dansa çeşitli “sanat projeleriyle” “buluşturulmasına” dayanıyordu (neyseki çabuk öğreniyorum).

Yo-Yo Ma’dan ünlü “prelüd” de benden olsun